Archive for Kasım, 2009
Adet Kanaması(mensturasyon)ve Siklus
Adet kanamasını tarif etmek için dilimizde halk arasında farklı ifadeler kullanılmaktadır. Bunlar arasında en sık rastlanılanları “aybaşı olmak”, “adet olmak”, “adet görmek”, “regl olmak”, “menstruasyon kanaması görmek” (menstruasyon İngilizce’de adet kanamasının tam karşılığı olan menstruation kelimesinden dilimize aktarılmıştır), “mens olmak”, “kanama görmek”, “peryod” ve “hastalanmak” ifadeleridir. Daha ender rastlanan ve olayın tam karşılığı olmaktan uzak olanlar ise “kirlenmek” ve “renkli olmak” şeklinde olanlardır.
Adet döngüsü veya siklus, son adet tarihinin ilk gününden bir sonraki adet tarihinin ilk gününe kadar geçen zamanı ve bu zaman içinde kadın vücudunda gerçekleşen olayları ifade eder.
Bir adet döngüsü kadında genellikle 28 gün sürmekle birlikte 21 ile 35 gün arası normalin alt ve üst sınırlarıdır. Adet kanaması ortalama 4 gün devam eder ve 1 ile 7 gün arası normalin alt ve üst sınırları olarak kabul edilir. Adet kanaması esnasında 20 ile 80 mililitre arasında miktarda kan kaybedilir.
Adet döngüsü ergenlik döneminden, yumurtalıklarda olgunlaşabilecek yumurta hücrelerinin tümüyle tükendiği menopoz dönemine kadar devam eder. Bu zaman dilimi içerisinde gebelik döneminde ve emzirmenin devam ettiği sürenin büyük kısmında geçici olarak duraklar.
Adet Kanamasının Ay İle İlgisi Var mı?
Kadınların bir kısmı adet kanamasını “aybaşı” olarak tarif ederler. Bu, insanoğlunun ay ile kadının adet döngüsünü çok önceden beri ilişkilendirdiğini gösteren önemli bir bulgudur. Aynı ilişkilendirme yabancı dillerde de yaygındır.
“Menses” Latince’de “adet kanaması” anlamına gelmekle beraber yine bu dilde aynı zamanda “ay” anlamına gelen “mensis” kelimesinin çoğuludur yani “aylar” anlamına da gelmektedir. Bu kelime Latince’ye muhtemelen Yunanca’da “ay” anlamına gelen “mene” kelimesinin aktarılmasıyla türetilmiştir.
Ay ile adet döngüsü ve kanaması arasındaki en önemli benzerlik dünyanın uydusu olan Ay’ın da aynen adet döngüsü gibi kendine özgü bir döngüsü olmasıdır. Bu döngünün başından sonuna doğru ay dünyamızda farklı şekillerde görünür. Ay’ın bir döngüsü 29.5 gün sürer ve bu döngüde bir şaşma olmaz.
Bazı kültürlerde tüm kadınların aynı zamanda adet gördüklerine ve kadınların hepsinin Ay ile birlikte çeşitli ruhsal ve bedensel evrelerden geçtiklerine inanılmaktadır. Bilimsel olarak kanıtlanmamış, ancak Amerikan halkının kullandığı bir yönteme göre adet düzensizliği olan kadınlar odalarında ay ışığını temsil eden hafif bir ışığı açık bırakarak uyumakta ve iddialarına göre adetleri düzene girmektedir. Yine eski bir Amerikan geleneğine göre adet sorunları olan kadınlar ayla konuşmaktadırlar.
İlk “Adet Kanaması”
Çocukluk çağından ergenlik çağına geçiş döneminde, ortalama olarak 12.5 yaşında kız çocuğu ilk adet kanamasını görür. Bu “ilk kanama” henüz yumurtlama süreci devreye girmediğinden, gerçek ve düzenli aralıklarla oluşan bir adet kanaması olmaktan uzaktır. Kız çocuğunun hormon salgı mekanizmaları ve genital organları olgunlaştığında yumurtlama süreci de başlar ve oluşan adet kanamaları, adet döngüsünün bir parçası olarak düzenli hale gelir.
Adet kanamasının işlevi nedir?
Adet döngüsü esnasında beyinde, yumurtalıklarda ve rahim iç tabakasında farklı olaylar meydana gelir. Beyinden salgılanan hormonların yumurtalıklardan birini uyarmasıyla başlayan süreç, uyarılan yumurtalıktan döllenmeye hazır bir yumurta hücresinin serbestleşmesine neden olur, bu esnada rahim iç tabakası da kendini muhtemel bir gebeliğe hazırlar. Döllenme gerçekleşmediğinde serbestleşen yumurta hücresinin ömrü biter ve gebelik için hazırlanmış rahim iç tabakasının adet kanamasıyla dışarı atılmasını takiben bir adet döngüsü başlar.
Adet kanamasının amacı her adet döngüsünde oluşabilecek muhtemel bir gebeliğin yerleşebilmesi ve uygun şartlarda gelişebilmesi için rahim iç tabakasının “tazelenmesi” olarak değerlendirilebilir.
Adet döngüsünde beyinde gerçekleşen olaylar

Adet kanamasının ilk günü yeni bir adet döngüsünün başlangıcıdır. Bu aşamada beyin dokusunun derinlerinde yer alan hipotalamus adlı bölgeden salgılanan GnRH adı verilen hormon, hipotalamusa yakın yerleşimli hipofiz adı verilen salgı bezinden folikül uyarıcı hormon (FSH) salgısını başlatır. FSH hormonu etkisiyle yumurtalıklardan birinde yeni bir yumurta hücresi folikül adı verilen bir kesecik içinde olgunlaşmaya başlar. Bu olgunlaşma süreci tamamlandığında, olgun folikül içinde üretilen yüksek miktarlarda östrojen hormonu etkisiyle bir yandan rahim iç tabakası gelişmeye başlar, öte yandan hipofiz bezinden LH adı verilen başka bir hormon salgılanır. LH hormonu yumurta hücresini barındıran folikülü “çatlatır” ve yumurta hücresini serbest bırakır. Yumurta hücresinin serbest kalmasına yumurtlama (ovulasyon) adı verilir.

Üstteki şekli ortadan ayıran kesikli çizgi yumurtlamanın oluştuğu anı, eğriler ise LH ve FSH hormonlarının kan seviyesini göstermektedir. Hemen yumurtlama öncesinde LH hormonunun ne kadar keskin bir yükselme gösterdiğine dikkat ediniz. Bu ani yükselmeye LH piki (pik, ingilizcede doruk anlamına gelen peak kelimesinden dilimize uyarlanmıştır) adı verilmektedir. LH pikinin oluşamadığı durumlarda folikül olgunlaşsa dahi, yumurtlama gerçekleşemez. Halk arasında “çatlatıcı iğne” olarak bilinen ilaçlar LH hormonu içerirler.
Yumurtlama olduktan sonra gebelik oluşursa salgılanan hormonlar beyindeki hormonların işlevlerini durdururlar ve böylece gebelik döneminde ve lohusalık döneminde yumurtlama ve adet kanaması geçici olarak durur.
Gebelik gerçekleşmediğinde belli bir süre sonra oluşan adet kanaması sonrasında beyindeki hormonlar yeni bir adet döngüsünü başlatmak amacıyla yeniden salgılanırlar.
Görüldüğü gibi yumurtlama ve adet kanaması temel olarak beyin tarafından yönetilen işlevlerdir. Bu işlevin merkezi olan hipotalamus beyin dokusunun duygulanımlarla ilgili olan bölümleriyle çok yakın komşuluktadır. Bu yakın komşuluk nedeniyle ruhsal kaynaklı stres kadında yumurtlama işlevinin olumsuz etkilenmesine ve bu da adet kanamasının zamansal özeliklerinin değişmesine neden olabilir (adet kanamasının gecikmesi veya erken gerçekleşmesi gibi).
Adet döngüsünde yumurtalıkta gerçekleşen olaylar

Her adet döngüsünün başında yumurtalıklardan birinde yumurtalığın dış yüzeyine yakın yerleşimli yumurtalık hücrelerinden biri beyinden salgılanan FSH hormonu etkisiyle olgunlaşma sürecine girer. Olgunlaşan yumurta hücresi bu süreçte içi berrak bir sıvı dolu olan ve folikül adı verilen bir kesecik içindedir.
Başlangıçta birkaç milimetre olan folikül, adet döngüsünün ortasına yaklaşıldığında 16-20 milimetre çapına ulaşır.
Folikül içinde adet döngüsünün ilk günlerinden itibaren giderek artan miktarlarda salgılanan östrojen hormonu folikül olgunlaştıkça ve büyüdükçe daha da çok miktarlarda üretilir ve kana geçer. Kandaki östrojen en yüksek seviyeye ulaştığında beyinde luteinize edici hormon (LH) salgısını uyarır.
LH salgısı 12 saat gibi kısa bir sürede hızla artar ve doruk noktasına ulaşır. LH hormonu seviyesinin bu denli hızlı artmasıyla olgun folikül yapısı en ince noktasından çatlar ve içindeki yumurta hücresini serbest bırakır. 28 günlük adet döngüsü olan bir kadında yaklaşık 14. gün gerçekleşen bu olaya yumurtlama adı verilir.
![]() |
Serbestleşen yumurta hücresi komşu Fallop tüpünün saçakları tarafından yakalanarak tüp içine alınır.Yandaki resimde bir Fallop tüpünün kesiti görülmektedir. Fallop tüpü saçakların bulunduğu uçta karın boşluğuyla, diğer uçta rahim içi boşlukla temas halindedir. Saçakların aktif hareketleri yumurta hücresinin karın boşluğuna düşmesini engeller ve tüp içine giren yumurta hücresi, tüpün içinde bulunan silya adlı tek yönde harekete izin veren özel “tüycükler” yardımıyla Fallop tüpünün içinde rahim içi boşluğa doğru ilerler. |
Folikül çatladıktan sonra “çatlama bölgesinde” Sarı Cisim (lat: Corpus Luteum) adı verilen bir yapı oluşur ve bu yapı progesteron hormonu üretmeye başlar.
Sarı Cisim gebelik oluştuğunda bebeğe hormon desteği vermek üzere yaklaşık 10. gebelik haftasına kadar progesteron hormonu salgılamaya devam eder. 10. haftadan itibaren bebek kendi progesteron hormonunu kendisi üretebilecek hale gelir ve görevi devralır.
Gebelik oluşmazsa Sarı Cismin işlevi 14 günde biter ve sarı cisim geriler. Sarı Cismin hormon salgısının durmasıyla kanda progesteron hormonu seviyesi kısa sürede düşer ve bu rahim iç tabakasının desteğini kaybederek “yıkılmasına” neden olur. Bu “yıkılma” adet kanamasıyla birlikte olur ve “yıkılan” doku kanamayla birlikte vücuttan atılır.
Adet kanamasıyla birlikte yeni bir adet döngüsü başlar.
Yumurtalık dokusunda adet döngüsünün ilk yarısında östrojen hormonu hakimiyetinde gerçekleşen folikül olgunlaşması foliküler evre, ikinci yarısında Sarı Cisim (Corpus Luteum) tarafından salgılanan progesteron hormonu hakimiyetinde gerçekleşen evre luteal evre adını alır.
Rahim iç tabakasında gerçekleşen olaylar

Rahim iç tabakası adet döngüsünün ilk gününden itibaren salgılanan östrojen hormonu etkisiyle kalınlaşır. Yumurtlama gerçekleştiğinde salgılanan progesteron hormonu bir yandan östrojen hormonunun bu kalınlaştırıcı etkisini frenler, öte yandan rahim iç tabakasını özel bazı maddeler salgılamaya yönelterek döllenmesi muhtemel bir yumurta hücresinin yerleşmesi ve gebeliğin başlaması için elverişli duruma getirir.
Rahim iç takasında adet döngüsünün ilk yarısında östrojen hormonu hakimiyetinde gerçekleşen kalınlaşma proliferatif evre (proliferasyon=kalınlaşma), ikinci yarısında progesteron hormonu hakimiyetinde gerçekleşen salgılama ise sekresyon evresi (sekresyon= salgılama) adını alır.
Neden kanama olur?
Yumurtlama sonrası yumurtalıkta oluşan Sarı Cismin ömrü 14 gündür. Sarı Cisim “yaşlandıkça” salgıladığı progesteron hormonu azalır. Kandaki progesteron hormonu belli bir seviyenin altına indiğinde rahim iç tabakası desteğini kaybederek “yıkılmaya” başlar. İşte bu “yıkılma” kanamayla birlikte olduğundan adet kanaması adını alır.
Sarı Cismin ömrünün sabit olarak 14 gün olmasının özel bir anlamı vardır: 28 günde bir adet kanaması gören bir kadında yumurtlama 14. günde olmaktadır, halbuki 30 günde bir adet kanaması gören bir kadında yumurtlama günü 30-14=16. gündür. Aksine 26 günde bir adet kanaması gören bir kadında ise yumurtlama günü 26-14=12. gündür.
![]() |
Solda üstteki resim rahim iç tabakasında adet döngüsünün ilk gününden itibaren başlayan kalınlaşma sürecini şematik olarak göstermektedir. Alttaki şemada ise adet döngüsünün günlerine göre vücutta oluşan hormon seviyeleri görülmektedir. Östrojen hormonunun kanda artmasından hemen sonra LH hormonunun da bariz bir şekilde arttığına dikkat ediniz. Şemada ayrıca progesteron hormonu salgısının yumurtlamadan önce oldukça düşük olduğu, yumurtlamadan sonra ise bariz bir şekilde arttığı gözlenebilir. |
![]() |
Adet Döngüsü Uzunluğu
Adet döngüsünün süresi, yani adet kanamasının ilk gününden bir sonraki adet kanamasının ilk gününe kadar geçen zaman ortalama 28 gündür. Kadınların %15′i 28 günde bir adet kanaması görürlerken, %0.5′i 21 günden daha kısa, %1′i 35 günden daha uzun bir zamanda kanama görürler.
Adet kanamasının ilk başladığı zamanı takip eden 5-7 yıllık süre içerisinde adet döngüsü genellikle daha uzundur. Hormon salgılayan sistemler olgunlaştığında üreme çağına özgü düzenli kanama paterni ortaya çıkar.
Kadın 40′lı yaşlara geldiğinde hormon salgısındaki doğal değişiklikler döngünün yeniden uzamasıyla sonuçlanır. 2-8 yıl devam eden bu süre sonunda menopoz ortaya çıkar. Bu süre içerisinde adet döngüsünün uzamasını belirleyen temel olay yumurta hücresinin olgunlaşmasına kadar geçen sürenin uzamasıdır.

Şekilde üst üste yer alan üç eğriden ortada olanı kadınların çoğunda görülen adet döngüsü süresini gösterirken bu eğrinin üstünde ve altında yer alan eğriler kadınların %5′inden daha azında görülen adet döngüsü süresinin kadının yaşına göre dağılımını göstermektedir.
Meme Kanserini Yenmek
KADINLAR KENDİLERİNİ NASIL MUAYENE ETMELİDİR ?
Erken teşhis için her kadının ayın belirli bir günü kendisini muayene etmesi gerekir. Her ay düzenli olarak kendisini muayene eden bir kadın, memesinde ortaya çıkan bir kitleyi çok daha erken fark eder.
Kadınlara kendilerini muayene etmesini öğreten çeşitli kitap ve broşürler var. Fakat bu çoğunlukla yetersiz kalmaktadır. Meme muayenesini öğreten silikon meme kiti ve video filmleri bulunmaktadır. Vakfımızda meme muayenesi eğitimi, bu araçlar ile seminerler şeklinde verilmektedir.
MUAYENE SIRASINDA FARK EDİLEBİLECEK DEĞİŞİKLİKLER NELERDİR?
Aşağıda değişiklikler fark edildiğinde, gecikmeden bir hekime baş vurulmalıdır:
Memede iki haftadan uzun süre ele gelen sertlik veya kitle,
Meme derisinde kalınlaşma, şişme, renk değişikliği,
Meme başında kalınlaşma, kızarıklık veya yara olması,
Memede veya meme başında içeri doğru çekinti olması,
Memenin şeklinde değişiklik,
Meme başlarının pozisyonlarında değişiklik,
Meme başında ortaya çıkan akıntı.
MAMOGRAFİ NEDİR ?
Mamografi, düşük dozda çekilen bir meme rontgen filmidir. Memede, muayene ile saptanamayacak kadar küçük anormalliklerin tespit edilmesi amacı ile çekilir. Mamografinin gerçek değeri budur. Çünkü, bu sayede, hastalık muayene ile tespit edilebilecek safhadan önce saptanır. Bu nedenle kesin hayat kurtarıcıdır. Kırk yaşını geçen kadınlar her yıl veya iki yılda bir mamografi çektirmeli ve her yıl uzman bir hekime meme muayenesi olmalıdır. Elli yaşını geçen kadınlar ise her yıl mamografi çektirmeli ve hekime muayene olmalıdır.
MAMOGRAFİ NE ZAMAN ÇEKTİRİLİR ?
Mamografi çekilirken meme, iki tabaka arasında birkaç saniye hafifçe sıkıştırılır. Bu nedenle memelerin en az hassas olduğu zamanda mamografi çekilmesi, özellikle memeleri hassas kadınlara önerilmektedir. Adet bitimini takip eden hafta, memelerin hassasiyetinin en az olduğu zamandır. Ayrıca adet bitimini takip eden hafta, hormonal nedenlerle memelerin şişliği en alt düzeydedir ve bu sırada daha iyi sonuçlar alınmaktadır. Bu sebeplerden dolayı herhangi özel bir durum olmadıkça, mamografi çekiminin, adetin bitimini takip eden haftada yapılması önerilmektedir.
MAMOGRAFİ ÇEKTİRMEYE GİDERKEN NELERE DİKKAT ETMELİ ?
Mamografi çekilirken belden yukarısı çıplaktır. Bu nedenle çekime gelirken iki parça elbise giyilmesi önerilir. Bu sayede çekim sırasında belden üstü kolaylıkla çıkartılabilir. Filmi etkileyebileceğinden, koltuk altlarına deodorant, talk pudrası, losyon gibi şeyler sürülmemelidir.
MEMEDE BİR KİTLE TESPİT EDİLDİĞİNDE NE YAPILMALI?
Memede bir kitle tespit edilince bunun kanser mi, yoksa başka bir hastalık mı olduğu araştırılmalıdır. Şunu önemle vurgulamak gerekir ki, memede saptanan her kitle kanser değildir. Bu nedenle, memede şüpheli bir kitle saptanınca, hemen korkup telaşlanmaya ve paniğe kapılmaya gerek yoktur. Memede bir kitle saptandığında, bir hekime başvurarak daha ileri tetkiklerin yapılması gereklidir.
MEME KANSERİ NASIL TEDAVİ EDİLİR ?
Son yıllarda meme kanseri tedavisinde oldukça önemli gelişmeler olmuştur. Bir çok tedavi olanakları ortaya çıkmıştır. Bu olanaklar, önemli ölçüde, hastalığın saptandığı safhaya göre değişir. Hastalık ne kadar erken safhada saptanırsa tedavi olanağı ve seçeneği o kadar fazla olmaktadır.
Meme kanseri tedavisi, günümüzde, uzmanlardan oluşan ekiplerce yapılmaktadır. Böyle bir ekip içinde cerrah, onkolog, radyasyon onkoloğu, radyolog, patolog, psikolog, plastik cerrah, fizyoterapist gibi, tıbbın değişik dallarından bir araya gelmiş ve özellikle çalışma alanları meme kanseri üzerinde yoğunlaşmış hekimler bulunur.
MEME AMELİYATLARI NELERDİR ?
Günümüzde meme kanserinin tedavisinde, cerrahi girişimin birkaç farklı uygulaması vardır. Bu uygulamalar temel olarak, memenin alınmadan korunmasına yönelik olanlar ve memenin tümünün çıkartılmasına yönelik olanlar olarak iki ana gruba ayrılmaktadır. Bunlara ek olarak da, alınan memenin yerine, plastik cerrahi teknikler ile yeniden meme rekonstrüksiyonu yapılması ameliyatları vardır
KEMOTERAPİ NEDİR ?
Kanser hücrelerini öldürücü ilaçlarla yapılan tedavidir. Bu ilaçlar ağızdan veya damardan verildikten sonra tüm vücuda yayılır. Genellikle, aynı anda birkaç ilaç birlikte verildiğinde daha etkili olduklarından, değişik kombinasyonlar halinde verilirler. Kemoterapi, belirli bir süre verilir ve sonra ara verilir. Bu aralarda hastanın kendisini toparlaması sağlanır. Daha sonra tekrar bir süre ilaç verildikten sonra ara verilir.
Bazı olgularda lokal olarak yapılan cerrahi tedaviye ek olarak, ilaç tedavisi de eklemek gerekebilir. Hastalarda cerrahi tedavi sonrası yapılan tetkiklerde, herhangi bir bölgede kanser kalmamış olsa bile, koruyucu önlem olarak bir süre ilaç tedavisi yapılabilir. Bu tedaviye adjuan kemoterapi denir.
HORMON TEDAVİSİ NEDİR ?
Bazı meme kanseri hücreleri, içerdikleri hormon reseptörleri (algılayıcıları) aracılığı ile dişilik hormonu olan östrojene duyarlı olabilir. Yani, östrojen hormonu bu kanser hücrelerinin büyümelerine ve artmalarına neden olabilir. Hormon tedavisinde amaç, bu şekilde östrojen reseptörü içeren ve bu hormona duyarlı olan kanser tiplerinde, östrojen etkisinin ortadan kaldırarak kanserin gelişmesinin önlenmesidir. Bu amaçla günümüzde kullanılan ilaç, tamoxifendir. Tamoxifen tedavisi, genellikle en az iki yıl ve en fazla beş yıl sürmektedir.
IŞIN TEDAVİSİ (RADYOTERAPİ) NEDİR?
Işın tedavisi, meme bölgesine ve koltuk altına uygulanarak, cerrahi girişimden sonra kalma olasılığı olan kanser hücrelerinin öldürülmesini sağlamak amacı ile yapılır. Bu tedavinin de, diğer tedaviler gibi bazı yan etkileri vardır. Bu tedaviyi gören kadınların çoğu halsizlikten yakınırlar. Memede şişme ve ağırlık hissi ortaya çıkabilir. Bu yan etki yaklaşık bir yılda kendiliğinden kaybolur. Tedavi edilen bölgedeki deri, güneş yanığı rengini alabilir. Bu da yaklaşık bir yıl içinde azalır.
ERKEKLERDE DE MEME KANSERİ GÖRÜLÜR MÜ ?
Kadınlara kıyasla daha az görülmekle birlikte, erkeklerde de meme kanseri görülebilir. Her 100 meme kanserinden birisi erkeklerde görülür. 1993-1997 yılları arasında, erkeklerde görülen meme kanseri oranı % 50 artış göstermiştir. Bu nedenle erkeklerin de bu konuda duyarlı olmaları gereklidir.
DÜNYADA MEME KANSERİ GÖRÜLME SIKLIĞI NEDİR?
Meme kanseri bir çok ülkede, kadınların en korkulu sağlık sorunu olma özelliğini taşımaktadır. Günümüzde ABD’ de, sekiz kadından birisi meme kanserine yakalanmaktadır. Bu oran Avrupa ülkelerinde on kadında birdir. Meme kanseri ile ilgili sayıları şu şekilde sıralayabiliriz;
1950-1970 yılları arasında ABD’ de, 1milyon kadın meme kanseri nedeni ile hayatını kaybetti. Bu sayı ABD’nin 2. Dünya savaşı, Kore ve Vietnam savaşlarında kaybettiği insan sayısından fazladır. 1998 yılında Avrupa’da 1 milyon kadın, meme kanserin nedeni ile tedavi görmektedir. 2000 yılında dünyada 1 milyon kadına, yeni meme kanseri tanısı konacaktır. Dünyada her 11 dakikada 1 kadın, meme kanseri nedeni ile hayatını kaybediyor. Dünyada her 3 dakikada 1 kadına, yeni meme kanseri tanısı konuyor.
TÜRKİYEDE MEME KANSERİ GÖRÜLME SIKLIĞI NEDİR?
Türkiye’ de sağlıklı bir istatistik bulunmuyor. Gerek beslenme, gerekse iklim açısından, ülkemiz şartlarına yakın sayabileceğimiz bir Akdeniz ülkesi olan İtalya istatistiklerini ülkemize uyguladığımızda, Türkiye’ de her yıl 30 bin kadın meme kanserine yakalanmaktadır.
Sayılar soyut kavramlar oldukları için fazla bir anlam taşımayabilir. Fakat bir an durup düşünürsek, yakın çevremizde, akraba ve dostlarımız arasında, bu sorun ile karşılaşmış birkaç tanıdığımızı, mutlaka anımsayacağız. Sorunun hiç de sandığımız kadar bizden uzak olmadığını, güç de olsa kabul etmeliyiz.
DÜNYADA MEME KANSERİ ARTIŞ GÖSTERİYOR MU?
Hastalığın diğer bir özelliği de, görülme sıklığının artıyor olmasıdır. Kırk yıl önce 1960 yıllarında, ABD’ de yirmi kadından birisinde meme kanseri görülürken, günümüzde sekiz kadından birisinde meme kanseri görülmektedir. Hastalığın gösterdiği bu artış, tüm gelişmiş batı ülkelerinde izlenmektedir. Meme kanseri görülme oranı artış göstermekle birlikte, teknolojik gelişme ve erken tanı olanaklarının artmasına bağlı olarak, meme kanseri ölüm oranı aynı kalmıştır, artmamıştır.
MEME KANSERİNDEN ÖLÜM ORANI YÜKSELİYOR MU?
Batı ülkelerinde sivil toplum örgütlerinin çalışmaları ve hükümetlerin sağlık politikaları sonucu, meme kanseri ile ilgili toplum bilinci oldukça yüksek seviyede gelişmiştir. Bunun sonucu erken tanı olanakları yaygın olarak kullanıldığı için, meme kanserine bağlı ölüm oranı düşük kalmaktadır.
Türkiye’ de ise, bu konudaki toplum bilinci yeterince gelişmemiştir. Erken tanı olanakları yetersizdir. Bu olumsuzlukların sonucu, Türk kadını meme kanseri konusunda çağdaş erken tanı olanaklarından mahrum olduğu için, tanı çok geç konulmaktadır. Hastaların büyük bir çoğunda, ilk tanı sırasında çok geç kalındığı için,uygulanacak tedavi seçenekleri fazla olmamaktadır.
MEME KANSERİ TOPLU TARAMASI NASIL YAPILIR ?
Mamografi, memenin rontgen filminin çekilerek, kanserin erken dönemde saptanmasına yardımcı olan bir yöntemdir. Bu yöntem ile, toplumda belirli bir yaşın üstündeki tüm kadınların meme filmi çekilerek, meme kanseri erken safhada yakalanmaya çalışılır. Bu şekilde toplumda meme kanseri taramasının yapılabildiği mamografiye, tarama mamografisi denir.
Tarama mamografisi, dünyada en yaygın kullanılan meme kanseri erken tanı yöntemidir. Amerikan Kanser Enstitüsü, 40 yaş üzerindeki her kadının, yılda bir defa mamografi çektirmesini ve uzman bir hekim tarafından muayene edilmesini önermektedir. Türkiye’de gelişmiş teknolojik donanımlı mamografi merkezlerinin sayısı sınırlıdır. Bu aygıtların kalibrasyonu düzenli olarak yapılmamaktadır. Filmi çeken teknisyenlerin eğitim düzeyleri yeterli değildir. Bu filmi okuyup değerlendiren bir radyoloji uzmanın deneyimli olabilmesi için, yılda en az 8 bin mamografi filmini değerlendiriyor olması gereklidir. Türkiye’de tüm bu özellikleri taşıyan tanı merkezi sayısı oldukça azdır.
MEME KANSERİ TEDAVİSİNİ KİM YAPAR?
Meme kanserinin tedavisi, günümüzde multidisipliner bir yaklaşım gerektirmektedir. Hastanın ilk ameliyatını yapan cerrah, ilaç tedavisini uygulayan onkolog, ışın tedavisini uygulayan radyasyon onkoloğu, teshisin konulmasında kilit rol alan patolog ve plastik cerrah mutlaka bir ekip çalışması içinde birlikte hastayı ele almalı ve hastanın tedavisini birlikte planlamalıdır. Bu hekimler meme kanseri konusunda yeterince bilgili ve uzmanlaşmış olmalıdır. Alınan memenin yerine, rekonstrüksiyon yapılarak hastaların bedensel kayıplarının en aza indirilmesi, çağdaş meme kanseri tedavisinin ayrılmaz parçasıdır. Bu nedenle plastik ve rekonstrüktif cerrahi, bu ekip içinde yerini almalıdır. Ameliyat sonrası erken dönemde kol ve omuz hareketlerinin kazanılmasında, geç dönemde kolun şişmesi şeklinde seyreden lenfödem tedavisinin yapılmasında, fizik tedavi ve rehabilitasyonun önemi çok büyüktür. Meme kanseri sadece hastayı değil, çevresindeki insanları da psikolojik olarak önemli ölçüde etkileyen bir sosyal bir sorundur. Böyle bir ekip içinde psikolojik desteği sağlayan psikoloğun bulunması, mutlaka gereklidir. Hastaların hemen tümü büyük bir bilgi açlığı içindedir. Özellikle beslenme konusunda kendileri yeterince bilgilendirilmemektedir. Ekip içinde bulunan bir diyet ve beslenme uzmanı, bu açığı kapatacaktır. Bu ekiplerin birlikte çalıştığı meme poliklinikleri, gelişmiş ülkelerin çoğunda vardır. Yapılan bilimsel araştırmalar, meme kanseri hastalarının, bu konuda uzmanlaşmış kliniklerde tedavi görmeleri ile, çok daha başarılı sonuçların alındığını göstermiştir.
MEME PROTEZİ NEDİR?
Meme ameliyatı olmuş ve plastik rekonstrüksiyon yapılmamış kadınlar, beden görümlerini korumak amacı ile protez meme kullanmaktadır. Batı ülkelerinde bu konuda eğitimli protez hemşireleri, hastanın ölçülerini almakta ve uygun protezin seçimine yardımcı olmaktadır. Bu hizmet, eğitim ve deneyim gerektirmektedir. Ülkemizde bu protezlerin satışı, sıradan satış elemanlarınca yapılmakta ve ülke alım gücünün çok üzerinde ücret istenmektedir. Uygun bir organizasyonla, bu sorun çözülebilir ve ücret üçte bire düşürülebilir. Bu sayede hizmet toplumun tüm kesimlerine yayılabilir.
Meme Kanserinden Ne Zaman Şüphelenilmeli?
![]()
MEME KANSERİ RİSKİ AZALTILABİLİR Mİ ?
Egzersiz: Yoğun egzersiz ve jimnastik yapan kadınlarda meme kanseri riskinin azaldığı gözlenmiştir. Bu nedenle, tüm kadınlara önerilmektedir. Beslenme:Meme kanseri ile beslenmenin önemli ilişkisi vardır. Sebze ve meyveden zengin beslenme, ağır yağlı yiyeceklerden uzak durulması önerilmektedir. Günlük gıda alımına C vitamini, betakaroten gibi antioksidanların eklenmesinin koruyucu etkisi olduğu ileri sürülmektedir.
Kısaca,
şişmanlığın azaltılması,
alkol alınıyorsa bırakılması.
Hafif egzersiz yapılması(haftada 4 saat tempolu yürüyüş),
Sebze ve meyvenin bol tüketilmesi,
gibi basit önlemler ile meme kanseri riski % 30-40 oranında azaltılabilmektedir.
MEME KANSERİ ÖNLENEBİLİR Mİ ?
Henüz meme kanserini kesin önleyen bir yöntem henüz yoktur. Günümüzde bilinen tek yöntem, erken tanıdır. Erken tanı sayesinde, meme kanserinin getirdiği sorunlar büyük oranda çözülebilmektedir. Bu sayede hastalığın toplumda yaptığı hasar en aza indirilebilir, yaşam süresi ve kalitesi önemli ölçüde arttırılabilir.
Erken teşhis için bilinen en iyi ve etkili çözüm, kadınların risk durumlarına göre belirlenmiş olan muayene ve tetkik protokollarının uygulamasıdır.
MEME KANSERİ NASIL ERKEN TESPİT EDİLEBİLİR ?
Meme kanserinde erken teşhis yöntemleri, hastanın taşıdığı risk faktörlerine göre değişmektedir. Bu risk faktörlerinin arasında en başta yaş gelmektedir. Daha genç yaşlarda ortaya çıkabilmesine rağmen, ilerleyen yaş gruplarında bu risk artmaktadır. Bu nedenle ilerleyen yaş gruplarında erken teşhis için alınması gereken önlemler, daha erken yaş gruplarına göre farklılık göstermektedir.
Yirmi yaş üzerindeki kadınlar, her ayın belirli bir döneminde kendi kendilerini muayene etmelidirler. Bu muayene sırasında meme dokusunda farklılık olup olmadığı araştırılır. Eğer bir değişiklik tespit edilirse derhal bir hekime baş vurulmalıdır. Bir değişiklik saptanmasa bile, üç yılda bir kez hekim tarafından muayene edilmelidirler.
Kırk yaşına gelen kadınların, kendi yaptıkları periyodik muayeneye ek olarak her yıl bir kez hekim tarafından muayene edilmeleri gereklidir. Ayrıca her yıl veya iki yıl ara ile mamogrofiyi çektirmeleri gereklidir.
Elli yaşından sonra, kadınlar kendilerinin periyodik muayenelerine ve her yıl bir defa hekim muayenesine devam etmeli ve mamografi dediğimiz meme filmini her yıl çektirmelidir.
Meme Kanseri Nedir?
MEME KANSERİ NEDİR ?
Meme, süt bezleri ve burada üretilen sütü meme başına taşıyan kanallardan oluşur. Bu süt bezleri ve kanalları döşeyen hücrelerin, yukarıda tanımladığımız şekilde, kontrol dışı olarak çoğalmaları ve vücudun çeşitli yerlerine giderek çoğalmaya devam etmelerine meme kanseri denir.
MEME KANSERİ RİSK FAKTÖRLERİ NEDİR ?
Bazı özellikleri taşıyan kadınlarda, meme kanserinin daha sık görüldüğünü biliyoruz. Bu özelliklere risk faktörleri diyoruz. Bu risk faktörlerini taşıyan kişilerin mutlaka meme kanserine yakalanacakları söylenemez. Sadece, bu faktörleri taşımayanlara göre, daha fazla meme kanserine yakalanma olasılıkları olduğunu biliyoruz. Bu faktörleri taşımayan kişiler de meme kanserine yakalanabilirler. Meme kanserine yakalanan kadınların yarısı, bu risk faktörlerini hiç taşımamaktadır. Bu nedenle, risk faktörlerinin taşımayan kişiler de olağan kontrollerini yaptırmalıdırlar.
Meme kanserine yakalanma riskini artıran faktörleri kısaca şu şekilde sayabiliriz;
Yaş: İleri yaş önemli bir risk faktörüdür. Yeni meme kanseri tanısı konan kadınların % 70’i, 50 yaş üzerindedir. Diğer bir deyimle, yaşı 50 yaş üzerinde olan kadınlarda meme kanseri görülme sıklığı, yaşı 50 yaşın altında olan kadınlardan 4 kat daha fazladır. Bu nedenle, 50 yaş üzerindeki her kadın, mutlaka yılda bir defa hekime baş vurarak muayene olmalı ve mamografi dediğimiz meme filmini çektirmelidir.
Kişisel meme kanseri hikayesi: Daha önce meme kanseri geçirmiş ve tedavi olmuş kadınlarda, diğer memede kansere gelişme olasılığı normal kadınlara göre 3-4 kat daha fazladır.
Ailede meme kanseri hikayesi: Aile yakınları arasında meme kanserine yakalanmış kadınların, meme kanserine yakalanma olasılığı, diğer kadınlara göre daha fazladır. Örneğin, kız kardeşi veya annesi meme kanserine yakalanan bir kadının, meme kanserine yakalanma riski, diğer kadınlardan 2- 5 kat daha fazladır. Bu kadınlar daha sık ve dikkatli izlenmelidir. Bu şekilde sorunları olan kadınlar, meme kanseri genetik danışmanlığının yapıldığı kliniklere baş vurarak risklerini hesaplattırmaları gerekir. Eğer aile geçiş riski yüksek bulunursa, genetik testi yaptırmalıdırlar. Vakfımız polikliniğinde bu hizmet verilmektedir.
Daha önce meme biopsisi yapılmış olması: Memede bir kitle nedeni ile biopsi yapılmış ve iyi huylu bir tümör saptanmış olabilir. Bazı kanser olmayan iyi huylu tümörlerin bulunması, kanser gelişme riskini değişik oranlarda artırabilmektedir. Bu, tümörün hücresel yapısına göre değişir. Örneğin, yapılan bir biopside, çıkartılan kitlenin patolojik incelemesi sonucu atipik hiperplazi tanısı konmuş kadınlarda ( bu tamamen iyi huylu bir tümördür), meme kanseri gelişme oranı normal kadınlara göre daha fazladır.
Fertil çağ süresi: Adet görmeye erken başlanması, menepoza geç girilmesi, fertil cağı uzatmaktadır. Bu sırada kadın daha uzun süre östrojen hormonu etkisi altında kalmakta, meme kanseri gelişme riski artmaktadır. Erken menopoza giren kadınlarda hormon tedavisi yapılmıyor ise, meme kanseri riski önemli ölçüde azalmaktadır. Elli yaşından sonra adet görmeye devam eden kadınlarda, meme kanserine yakalanma riski az da olsa artmaktadır.
Doğurganlık hikayesi: İlk çocuğu doğurma yaşı önemlidir. İlk çocuğunu 30 yaşından sonra doğuran kadınlarda meme kanseri görülme oranı 20 yaşından önce doğuranlara göre 2 kat fazladır. Hiç çocuk doğurmayan kadınlarda risk hafif yükselmektedir
Sosyoekonomik seviyenin yüksekliği: Varlıklı, sosyoekonomik düzeyi yüksek olan kadınlarda, meme kanseri görülme oranı daha fazladır. Bu ailelerin kızları daha iyi beslendikleri için daha erken gelişmekte ve erken yaşta adet görmeye başlamaktadır. Ayrıca bu çocuklar büyüdükleri zaman eğitim ve iş nedeni ile daha geç evlenmekte ve daha geç çocuk sahibi olmaktadırlar. Bu nedenlere bağlı olarak fertil çağın erken başlaması, geç doğurma gibi nedenler sebep olarak sayılabilir. Ayrıca bunların dışında başka faktörler de rol almaktadır.
Östrojen hormonu tedavisi görenler: Menopoz nedeni ile uzun süre östrojen tedavisi ( 10 yıldan fazla) gören kadınlarda, meme kanseri oranı artmaktadır. Fakat, hormon tedavisi almayan kadınlarda da, kalp hastalıklarında ve osteoporoz gibi sorunlarda artış ortaya çıkmaktadır. Bu nedenle, menopoz yakınmalarının azaltılması amacı ile, östrojen verilmesi önerilebilir fakat, mutlaka bir hekim kontrolu altında yapılmalıdır.
Doğum kontrol hapı kullanılması: Bu konuda farklı görüşler olmakla birlikte hafif bir risk artışı olduğu ileri sürülmektedir. On yıl önce doğum kontrol hapını bırakmış olan kadınlarda ise, bu risk tamamen ortadan kalkmaktadır.
Alkol kullanılması: Fazla alkol alan kadınlarda, almayan kadınlara göre risk nispeten artmaktadır. Günde 3 bardak yüksek dereceli alkol içen bir kadının meme kanserine yakalanma riski, hiç içmeyen kadına göre 2 kat daha fazladır. Alkol alımının günde bir kadeh ile sınırlandırılması önerilmektedir.
Sigara: Sigaranın kesin bir etkisi gösterilememiştir. Fakat, genel sağlığı etkilediğinden dolayı bırakılması önerilmektedir. Şişmanlık ve yağlı beslenme: Bazı çalışmalarda şişmanlığın, özellikle 50 yaş üzerindeki kadınlarda meme kanserine yakalanma riskini artırdığı gözlenmiştir. Özellikle, doymuş yağların fazla bulunduğu yağlı et gibi yemekler ve yağlı süt ürünlerinin fazla alınmasının bu riski artırdığı ileri sürülmüştür.
Diabet Nedir?Nasıl Olur? Tedavisi Var Mı?
Diyabet kronik, pankreasın yetersiz veya hiç insülin üretmemesiyle karakterize, şeker yüksekliğiyle seyreden bir hastalıktır. ‹nsülin, şekerin enerji olarak kullanılabilmesi için hücreye girmesini sağlamakta gerekli bir hormondur. İnsülin miktarının veya etkinliğinin azalmasına bağlı olarak kan şekeri yükselir.
(Hiperglisemi) Bu durum uzun dönemde birçok doku ve organlarda hasara yol açar. Diyabetin iki önemli ve belirgin tipi vardır:
Tip 1 diyabet Tip 1 diyabet otoimmün mekanizmalara bağlı olarak insülinin pankreasta hiç üretilmediği ya da çok az üretildiği tiptir. ‹nsülin vücutta hiç bulunmadığından, diyabet ancak insülin enjeksiyonu veya pompayla tedavi edilebilir. Ayrıca tip 1 diyabete juvenil diyabet de denir. Genellikle çocuk yada genç erişkin çağda ortaya çıkar.
Tip 2 diyabet
Tip 2 diyabet daha çok insülin direnciyle karakterizedir. Tip 2 diyabette insülin yeterince düzenli salınıp etkili olamamaktadır. Aslında insülin miktarları normal, hatta fazla bile olabilir. Sıklıkla egzersiz ve diyet, tedavide en etkin yöntemlerdir. Bununla beraber tedaviye ilaç ve bazen insülin de eklemek gerekebilir. Tip 2 diyabet en sık görülen tip olup toplumda rastlanma sıklığı oranı %90’dır ve dünyada yaklaşık 246 milyon insan tip 2 diyabetlidir.
Her iki tip şeker hastalığı da ciddi etkileri olan hastalıklar olup çocuklarda her iki tip diyabet de oldukça sık bulunmaktadır. Rastlanma sıklığındaki artış, özellikle çocukları korumanın ciddiyeti açısından önemlidir. DİĞER DİYABET TİPLERİ:
Üçüncü tip diyabet ise hamilelik döneminde görülen tiptir. Bazen gebelikten sonra kalıcı olabilir.
Bazı çocuklar tip 1 ve tip 2 arası mixt tip diyabet belirtileri gösterirler. Bu tip diyabete hybrit de denir. Çifte diyabet olarak da adlandırılan bu diyabet tipi, özellikle şişman çocuklarda çok görülmektedir.
Bunlara ek olarak bir de ileri yaşta görülen, tip1 benzeri diyabet vardır, MODY adı verilir.
SİZİN ÇOCUĞUNUZDA DA DİYABET OLABİLİR Mİ?
Diyabetin çarpıcı belirtileri:
• Sık idrara çıkma,
• Aşırı susama,
• Terleme,
• Sık acıkma,
• Kilo kaybı,
• Halsizlik,
• Konsantrasyon bozukluğu,
• Bulanık görme,
• Karın ağrısı ve kusma, sık hastalanmadır.
DİPABETİN KOMPLİKASYONLARI:
Diyabet hayat boyu süren, dikkatle izlenmesi gereken, iyi kan şekeri kontrolünün şart olduğu bir hastalıktır.
İyi olmayan takip ve kontrol yüksek şekere ve uzun dönemde birçok organda hasara neden olur.
• Kalp hasarı: Sıklıkla kalpte ve damarlarda ölümcül zararlara yol açar. Özellikle kalp damarları tıkanabilir, kalp krizi yaşanabilir.
• Böbrek hasarı: Diyalize kadar götürebilir ve böbrek nakline gereksinim duyulacak kayıplar yaşanır.
• Sinir hücreleri: Sinir hücreleri hasar görür, buna bağlı ayak yaraları olabilir.
• Göz hasarı: Göz hasarı kapsamında retina kanamaları ve buna bağlı görme kaybı meydana gelir.
DİYABETİK KETOASİDOZ (DKA):
Genellikle kötü kontrollü yada tedavi almayan tip1 diyabetlilerde görülür. Vücut, şekere ihtiyacı olmasına rağmen insülin olmadığından şekeri başka yollarla elde eder. Bu yol, yağlardır ve yağlardan şeker elde ederken bu normal olmayan üretim aynı zamanda keton oluşmasına da neden olur.
KETON ARTIŞI VE BELİRTİLERİ:
• Hızlı nefes almaya,
• Kalp atışında artışa,
• Karın ağrısına,
• Kusmaya,
• Halsizlik ve ağızda elma çürüğü kokusuna neden olur.
Diyabetik ketoasidoz dünyada tip 1 diyabetli çocukların ölümüne neden olmaktadır. Eğer tedavi edilmezse %100 ölümcüldür. Genellikle beyinde şişme (edem) ile ölüm olur ve bu ölüm nedeni çocuklara özgüdür..
Yeni başlayan tip 1 diyabetli çocukların %40’ında DKA görülür. Özellikle daha tanı konulmamış çocuklarda, yüksek şekerin uzun süre devam etmesi şiddetli ketoasidozise neden olur. Tanı konulamayan tip 1 diyabetli çocukların en önemli belirtilerinden biri ise gece terlemesidir. Yatak ıslak uyanırlar. Bu gibi ön bulguları anlatan posterler geçen yıl italya’da ailelerin çocuklarındaki hastalığı daha erken görmesini sağlamış ve ketoasidoz vakaları %78 den %12.5’a inmiştir.
Diyabetli çocuklar tam sağlıklı ve üretken bir yaşam sürebilirler…
Dünyadaki diyabetli nüfusu 20 yıl içinde 380 milyonu bulacak!..
Uykusuzmu Kaldınız? Kurdeşen’e dikkat!
Alerji… Bu kelimeyi pek sık duyar olduk son yıllarda. Güneş alerjisi… Çilek alerjisi…
Alerjik nezle… Alerjik astım…—Güneşte kaldım her tarafım kızardı, kabardı.
—Çilek yedim, kaşıntıdan duramıyorum.
—Dondurma mı, aman beni perişan ediyor.
—Hapşırmaktan gözlerimi açmıyorum.
Farklı nedenler farklı alerjik durumlara neden olabilir. Halk arasında kurdeşen olarak bilinen yaygın alerjik durumlardan ÜRTİKER hakkında bilgiler bulacaksınız.
Ürtiker “ısırgan otu döküntüsü” ve kurdeşen gibi bilinen alerjik bir deri döküntüsüdür. İki farklı tipi vardır: Akut Ürtiker sık olarak alerji yapan bir madde tarafından oluşturulur ve birkaç saat ile hafta arasında devam eder. Altı haftadan uzun devam ederse artık adı Kronik Ürtiker olur.
Nedenleri Nelerdir?
Akut Ürtiker’e en sık neden olanlar;
—Evcil hayvanlar( kediler, köpekler, atlar)
—Deniz mahsulleri(balıklar, kabuklu deniz hayvanları)
—Kuruyemiş, meyve Süt ürünleridir
—Bal arısı veya eşek arısı sokması Ürtiker’e neden olabilir
—Antibiyotikler gibi alerjen ilaçlar, aspirin.
Yüksek Ateş veya Hepatit B gibi belirli viral enfeksiyonlar ve kan nakilleri ve aşılar da neden olabilir. Belirli parazitlerin meydana getirdiği infeksiyonlar, tansiyon ilaçları veya stres tetikleyebilir. Kronik Ürtiker’in çoğunluğunun tanımlaması zordur.
—Belli Paraziter hastalıklar,
—Tansiyon ilaçları veya stres tetikleyicidir.
—Kronik Hastalıklar (idrar yolu enfeksiyonları, sinüzit, akciğer hastalıkları)
Kronik ürtiker; derinin ısıya maruz kalması, soğuk, güneş ışığı, titreme veya basınç gibi fiziksel faktörler tarafından da tetiklenebilir. Bazı kişiler o kadar hassas cilde sahiptir ki herhangi bir ovalama dahi dermografizm diye adlandırılan ve deriden kabarık kırmızı çizgilere neden olan kabartılara sebep olabilir. Buda bir çeşit ürtikeryal oluşumdur.
—Tiroit hastalıkları
—Kanser
—LUPUS gibi bağışıklık sistemini tutan hastalıklar Ürtiker’i tetikleyebilir.
Belirtileri Nelerdir?
Döküntüye bağlı bir sayıda kırmızı çevrilmiş cilt lezyonları. Bu vücuduna yayılmaya meyillidir. Kronik olgularda kaşıntılı uykusuz gecelere neden olur bu durum depresyona bile neden olabilir. Hastalığın bulguları arasında kaşıntılı, deriden kabarık, kızarık 0,5cm ila çok büyük ölçülerde deride plaklar bulunur. Bu plakların bazıları birleşme eğilimindedir. Plakların sınırlarını net olarak çizmek her zaman mümkün olmaz. Lezyonlar genellikle birkaç saat içerisinde solar, yerine başka alanlarda yenileri çıkabilir. Ancak ortamda hastalık gibi, ilaç gibi bir tetikleyici faktör varlığında stres ve aspirin alımı takiben aniden tekrar ortaya çıkabilir.
Nedeni Nasıl Teşhis Edilir?
Hastalarda iyi bir hastalık öyküsü sonrası, alerji testlerini içeren araştırmalar yanında diğer bahsi geçen hastalıkların araştırmaları yapılmalıdır. Altta yatan hastalığın tedavisi sonucunda genel olarak ürtiker kendiliğinden geçer ve tekrar etmez. Ancak sebebi bilinmeyen ürtiker hastalarında antialerjik ilaçlardan faydalanılır. Bu hastalarda klasik olarak sabahları sedatif olmayan antialerjikler, akşamları sedatif antiallerjikler ve H2 reseptör blokerleri birlikte kullanılır. H2 reseptör blokerleri asıl itibari ile mide asiditesini azaltmak için kullanılan ilaçlardır. Ancak derideki histamin reseptörlerinin % 20 kadarı H2 tipinde olduğu için bu tür ilaçlar bu hastalarda faydalı olmaktadır. Bunun dışında bunlara cevap vermeyen hastalarda kortizon dahi kullanılabilir.
Alınması gereken Önlemler Nelerdir?
Tetikleyici faktörler kaçının.
Bu nedenle:
—Cildinizi serin tutun, egzersizden sakının ve ılık duş alın,
—Cildinizi sakinleştirmesi için mentol krem uygulayın,
—Tüm Aspirin ve Kodein içeren ilaçlardan kaçının,
—Şu anda kullandığınız herhangi bir ilacın yan etkilerinin listesini okuyun,
—Sodyum benzoat gibi koruyucular ve Tartrazine gibi gıda tatlandırıcılarından kaçının,
Antihistaminiklerin yüksek dozlarda uygulaması altı haftaya kadarki uzun dönemlerde gerekli olabilir. Diğer alta yatan hastalıkları açığa çıkarmak için özel araştırmalar gerekli olabilir.
Alerji Testi yaptırmalı mıyım?
Eğer gözlem ile sebep aydınlatılamazsa doktorunuz düşündüğü sebeplere ilişkin tahliller isteyecektir. Gerek görülürse Prick Test de yapılacaktır. Her hastanın yaptırmasına gerek yoktur. Özellikle çocuk yas grubunun (5 yas<) yaptırmasında fayda vardır. Bunlarda gıda prick testi de yaptırılmalıdır. Total IgE ve Spesifik IgE’ler de ölçülmelidir. Bu konuda doktorunuza güvenin.
Sonuç olarak,
Tedavi sorumlu etkenin ortadan kaldırılması ile başlamalıdır. Bununla beraber ağızdan alerji ilaçları (antihistaminik) ile tedavi söz konusudur. Tedaviye yetersiz yanıtın söz konusu olduğu durumlarda kortizonlu ilaçlarla ağızdan tedavi uygulanabilir.
Şeker ve Şekerli Yiyecek ve İçeceçekler Obeziteye Yol Açıyor
Avustralya’daki Deakin Üniversitesi’nden bir ekip tarafından yürütülen ve sonuçları internette yayımlanan araştırma, çocukların beslenmelerindeki en gizli tehlikenin, yiyeceklerle birlikte tükettikleri içecekler olduğunu gösteriyor.
Yaşları 4 ile 12 arasında değişen 2 bin 184 çocuk üzerinde yapılan araştırmaya göre, günde iki bardak ve üzerinde şekerli içecek tüketen çocuklar hızla kilo alma eğilimi içine girerken, tüketilen miktarın artmasıyla doğru orantılı olarak, alınan kilo da artıyor.
Araştırmanın ana sorumlusu Dr. Andrea Sanigorski, sonuçları değerlendirdiği raporunda “Günde üç bardak gazlı şekerli içecek ya da 4 bardak meyve suyu tüketen çocukların aşırı kilolu ya da obez olma riskleri, tüketmeyenlere oranla iki kat fazla” ifadelerine yer veriyor.
Avustralya’da elde edilen sonuçların, ABD ve İngiltere’de yapılan benzer araştırmaların sonuçlarıyla birebir örtüştüğünü ifade eden Dr. Sanigorski, çocukların gazlı içecek tüketimlerine sınırlama getiren bilinçli ebeveynlerin bile, çoğunlukla konu meyve sularına gelince, fazla tüketmenin zararlarının farkında olmadıklarını kaydetti.
“Suyunu değil meyveyi tüketin”
Söz konusu içeceklerin, belirtilenden fazla tüketilmelerinin, çocukların ilerideki yaşlarda ciddi sağlık sorunları yaşamalarına neden olabileceği uyarısında bulunan araştırma ekibi, “uygunsuz sıvı tüketiminin” çocukların bir günde alması gereken kalorinin büyük bölümünü karşılamasına rağmen, onları tok tutmadığını, böylece fazla kiloya davetiye çıkardıklarını belirtiyor.
“Atıştırmalık” olarak tanımlanan yiyeceklerin de çocukların sağlığını, içerdikleri yüksek yağ ve tuz oranlarıyla tehdit ettiği vurgulanan çalışmada, ailelerin daha sağlıklı alternatifler üretmeleri gerektiği ifade ediliyor ve lif tüketimini artırıp tok tutma özelliği olması nedeniyle meyve suyu yerine meyvenin kendisinin tüketiminin teşvik edilmesi öneriliyor.
Erken yaşlarda kilo almaya başlayan çocuklar, yalnızca obezite değil, kiloya bağlı olarak tansiyon, diyabet, kalp gibi birçok hastalık için potansiyel taşıyorlar.
Meme Kanseri Yoksul Ülkeleri Vuruyor
Harvard Üniversitesinden Felicia Knaul, Washington’da konuya ilişkin konferansta, daha önce meme kanserinin sadece zengin ülkelerdeki kadınları etkilediğinin düşünüldüğünü, ancak artık gelişmekte olan ülkelerdeki kadınları da etkilediğini bildiklerini belirtti.
Knaul, gelişmekte olan ülkelerde meme kanserindeki artışın bu ülkelerde enfeksiyona yakalanan ve kötü beslenenlerin sayısındaki azalma ile yaşam süresinin uzamasına bağlı olduğunu ifade etti.
Harvard Üniversitesi Halk Sağlığı Okulunun verilerine göre, bu yıl dünyada yaklaşık 1,35 milyon meme kanseri vakasına rastlanacak, 2020′ye kadar, vaka sayısı yüzde 26 artacak. 2020′ye kadarki yaklaşık 1,7 milyon yeni vakadan çoğu yoksul ülkelerde görülecek.
Veriler, 450 bin ölümden yüzde 55′inin tümörün erken tespit edilme ve etkili tedavi imkanının olmadığı ülkelerde olacağını gösteriyor. Üniversiteye göre erken teşhis edildiğinde tedavi edilebilirliği yüksek olan meme kanserinden ölüm riski yoksul ülkelerde yüzde 56, daha az yoksul ülkelerde yüzde 39, zengin ülkelerde ise yüzde 24.
Humik Asit Domuz Gribine Çare Mi?
Tutar, toprağın humus kısmında bulunan humik asitin mucizevi bir madde olduğunu bildirdi. Humit asitin bilinen en güçlü anti oksidan, anti viral, anti mikrobiyal, radikal yakalayıcı ve en iyi vücut düzenleyici olması nedeniyle, insan sağlığı üzerinde olumlu sonuçlar verdiğinin bilimsel olarak ispatlandığını kaydeden Tutar, dünyadaki birçok bilim adamının humik asit üzerinde çalıştığını söyledi.
Türkiye’de humik asit konusunda ilk kez proje hazırladıklarını kaydeden Tutar, TÜBİTAK’ın projeye 300 bin TL’lik destek verdiğini belirterek, şöyle konuştu: “Batı Karadeniz Bölgesi ormanlarında yetişen mor çiçekli orman gülü humusundaki humik madde oranları tespit edilmesi, bölgenin humik madde potansiyelinin belirlenmesi ve organik bileşiklerin yapılarının aydınlatılması üzerinde çalışıyoruz.
Proje çalışmalarına 2008 yılında başladık. Ereğli’den Kırklareli’ne kadar bütün ormanlardaki orman güllerinin humus toprağını topladık. Elimizde 200′e yakın örnek var.
Projede 1 profesör, 2 doçent, 1 yardımcı doçent ve 2 araştırma görevlisi çalışıyor. TÜBİTAK 300 bin TL’lik proje desteği veriyor. Türkiye’de ilk defa böyle bir çalışma yapılıyor.” Proje kapsamında 1 yıl boyunca yurt dışındaki çeşitli kaynaklardan literatür çalışması yaptığını kaydeden Tutar, yurt dışında humik asitin tıpta, tarımda ve hayvancılıkta kullanıldığını ifade etti.
Humik asitin özellikleri itibariyle insan sağlığı açısından gerekli bir madde olduğunu belirten Tutar, şöyle konuştu:
“Humik asit toprağın humus kısmında bulunan organik bir bileşiktir. Humik asiti çeşitli saflaştırma metotlarıyla topraktan alabilirsiniz. Türkiye’de humik asit toprağı zenginleştirmek ve toprağın verimini artırmak amacıyla organik tarımda yaygın olarak kullanılmaktadır. Humik asit yapısı gereği çok fazla su tuttuğu için toprakta kurumayı önlüyor ve mineral içerdiği için de bitkiyi yüzde 30 daha hızlı büyütüyor. Tamamen doğal bir madde, hormon değil. Tavukların direncini arttırmak amacıyla tavuk yemlerinde de kullanılmaktadır. Son zamanlarda et ve süt verimini arttırmak amacıyla hayvancılıkta da kullanılmaya başlanmıştır. Süs bitkiciliğinde kullanılan torfun içinde de yüzde 40 oranında humik asit vardır. Bitkinin gelişiminde etkili olan humik asittir.”
“Araştırma merkezi kurulmalı”
Humik asitin organik bir madde olduğunu ve vücut için hiçbir yan etkisi bulunmadığına dikkati çeken Tutar, şunları söyledi:
“Vücudun direncini arttırıyor, hücrelerin bozulmasını, yaşlanmasını ve yaraların iyileşmesini sağlıyor. Vücuttaki şeker ve kolesterolün düzenlenmesine, tiroid bezinin sağlıklı işlemesine ve zehirli maddelerin dışarı atılmasında son derece etkilidir. Domuz gribi aslında çok tehlikeli bir hastalık değil, sadece hızlı yayılıyor. Bağışıklık sistemi güçlendirildiği takdirde korkulacak herhangi bir durum söz konusu değildir.
Humik asit vücudun griplere karşı direncini artırdığı için, humik asit alanların bu tür griplere yakalanma oranı oldukça düşüktür. Doğanın büyük bir lütfu olan humik asit sayesinde griplerden korunmanın yanı sıra, diğer hastalıklara da yakalanma riskiniz azalacaktır. Bilinen en güçlü anti viral olması nedeniyle humik asit, vücudun bağışıklık sistemini güçlendirdiği için domuz gribinden korunmaya karşı en etkili maddelerden biridir.”
Tutar, Türkiye’de humik asit alanındaki çalışmalara öncülük etmek amacıyla humik asit araştırma merkezi ve derneği kurulması çalışmalarına başladıklarını belirterek, doğanın sunduğu mucize üzerinde farmakologlar, kimyacılar ve tıp uzmanlarının yoğun bir şekilde çalışmaları gerektiğini sözlerine ekledi.
Domuz Gribi Aşısına Başlandı
500 bin dozluk Novartis üretimi ilk parti aşılar, 81 ilin sağlık müdürlüklerince sağlık kuruluşlarına sevk edildi.
Pandemi Bilim Kurulu’nun verdiği kararlar dahilinde planlanan ve icra edilen “H1N1 Aşı Uygulamaları ve Takvimi”ne göre, ilk aşı uygulamaları “sağlık personeline ve henüz yola çıkmamış hacı adaylarına” bugün yapılmaya başlandı.
Uygulamayla yaklaşık 350 bin sağlık çalışanına aşı yapılması öngörülüyor. Aşılamalar, enjeksiyon yöntemiyle yapılıyor, ABD’de kullanılan burundan sprey yöntemi Türkiye’de uygulanmıyor.
İlk aşı
Ankara İl Sağlık Müdürü Mustafa Aksoy, Sağlık Bakanlığı Ankara Numune Eğitim ve Araştırma Hastanesi’nde hazırlanan H1N1 Aşı Odası’nda domuz gribi aşasını yaptırdı.
Aksoy’dan sonra ise hemşire, doktor, 112 çalışanları olmak üzere çok sayıda sağlık hizmeti veren kişilere aşı yapıldı.
Aşı uygulamasıyla ilgili ilk görünü ve fotoğraflar, sağlık hizmetinin aksatılmaması, hijyen kurallarının ihlal edilmemesi ve birey haklarına özen gösterilmesi gibi kaygılar nedeniyle Sağlık Bakanlığı Basın Müşavirliği tarafından çekilerek, basına dağıtıldı.
Bakanlıktan yapılan açıklamada, Sağlık Bakanı Recep Akdağ’ın, bugün Bakanlar Kurulu toplantısı olduğu için yarın aşı yaptıracağı ve buna ilişkin görüntülerin medya kuruluşlarına iletileceği duyuruldu.
Öte yandan, bugün sabah saati itibariyle üniversite ve özel hastanelere domuz gribi aşısının henüz ulaşmadığı, aşıların yarın gönderilmesinin öngörüldüğü öğrenildi. Ankara’daki üniversitelerin hastane yetkilileri, aşıların ellerine ulaşmasının ardından uygulamanın hastanelerinde de başlayacağını bildirdi.
Gebelere adjuvansız aşı
Sağlık Bakanlığı, hamilelere bağışıklık yapma gücünü artıran, ancak kamuoyunda tartışmalara yol açan “Adjuvan” maddesi içermeyen aşıdan uygulayacak. Bakanlığın Türkiye’ye aşı temin edecek firmalardan biriyle yaklaşık 1 milyon doz “Adjuvansız aşı” alınması konusunda sözleşme imzalamasının ardından aşıların Aralık ayında Türkiye’de olması bekleniyor.
Kimler risk altında?
Domuz gribi şüphesi taşıyan vakaların risk grubunda bulunup bulunmadığına göre alınacak önlemlere ilişkin bir yönetim şeması belirleyen Sağlık Bakanlığı, “morbid obezleri, gebeleri, iki yaşın altındakileri, kronik kalp ve akciğer hastalığı bulunanları, 18 yaş altında olup sürekli aspirin kullanması gerekenleri ve 65 yaş üstündekileri risk grubuna” aldı.
Sağlık Bakanlığı’nın oluşturduğu “Pandemik A (H1N1) Gribi Vaka Yönetim Şemasına” göre, başka bir nedenle açıklanamayan 38 dereceyi (koltuk altı) geçen ateş ile birlikte yaygın vücut ağrısı, boğaz ağrısı, baş ağrısı, burun akıntısı, öksürük, solunum güçlüğü, kusma ve ishal şikayetlerinden en az birisi bulunanlar “olası vaka” olarak değerlendirilecek.
Bu durumda olmayanlara ise diğer hastalıklar açısından yaklaşılacak. “Olası vakalar” arasından, gebeler, iki yaşın altındakiler, kronik akciğer, kardiyovasküler, hepatik, böbrek, hematolojik, kas ve sinir, metabolik ve AIDS gibi bağışıklık sistemini etkileyen hastalığı bulunanlar, morbid obezler (hastalıklı şişmanlık), 18 yaşın altında olup sürekli aspirin kullanması gereken hastalar ve 65 yaşın üstündekiler “Ağır Hastalık İçin Risk Grubu” sayıldı.
“Olası vaka” ve “Ağır Hastalık İçin Risk Grubu”nda sayılan bu kişiler arasında solunum güçlüğü, göğüs ağrısı, nefes darlığı, bilinç bulanıklığı, ciddi kusma, genel durumda kötüleşme, beş günden fazla süren ateş gibi ciddi hastalık bulguları görülürse, hasta hemen hastaneye yatırılacak veya 112 Acil Servis yoluyla bir üst basamağa sevk edilecek. Antiviral tedaviye de hemen başlanıp laboratuvar teyidi için numune alınacak.
Eğer bu kişilerde belirlenen ciddi hastalık belirtileri bulunmazsa ayaktan antiviral tedaviye başlanacak, taşıdığı hastalıklar bakımından gerektiğinde uzman görüşü istenecek, “Ciddi hastalık belirtileri geliştiğinde acil servise başvurmaları” önerilecek. Yönetim şemasında “olası vaka” olup ağır hastalık için risk grubunda bulunmayanlarla ilgili de önlemler yer aldı.
Buna göre, ağır hastalık için risk grubunda olmayıp yine solunum güçlüğü, göğüs ağrısı, nefes darlığı, bilinç bulanıklığı, ciddi kusma, genel durumda kötüleşme, beş günden fazla süren ateş ortaya çıkan “olası vakalar” da hastaneye yatırılacak veya 112 Acil Servis yoluyla bir üst basamağa sevk edilecek.
Bu kişilerde de hemen antiviral tedaviye başlanıp laboratuvar bulgusu için numune alınacak. “Olası vaka” nitelendirmesine uyan, ancak ağır hastalık için risk grubunda bulunmayan ve ciddi hastalık belirtileri de görülmeyenler hastaneye yatırılmayacak, antiviral tedavi almayacak. Bu kişiler için semptomatik (rahatlatıcı) tedavi önerilirken, çocuklara kesinlikle aspirin verilmeyecek.



