Archive for Ağustos, 2009
Migren nedir? Nasıl olur? Migtenin Tedavisi

Zaman zaman ataklar halinde ortaya çıkan, zonklayıcı tarzda bir yarım baş ağrısıdır. Ağrı nöbetleri genellikle 10-20 yaşları arasında başlar ve sıklığı ile şiddeti gitgide azalarak orta yaşlara kadar varlığını sürdürür. Hamilelik sırasında nöbetler genellikle kaybolur. Migrene kadınlarda, erkeklere oranla daha sık rastlanmaktadır. Genel nüfusun % 5-10 ‘unda migren tipi baş ağrısının bulunduğu öne sürülmektedir. Migrenin beyindeki damarlardan kaynaklandığı düşünülmektedir. Ancak oluşum mekanizmasıyla ilgili henüz kesin ve doyurucu bir sonuca varılamamıştır. Başlıca iki çeşit migren tablosu bulunmaktadır. Bunlardan ilkine “Klasik migren” ikincisine de “Basit migren” denir. Aşağıda bu iki tip migreni ayrı başlıklar altında incelemekteyiz.
KLASİK MİGREN: Klasik migrende baş ağrısı ortaya çıkmadan önce hastada bazı ön belirtiler gelişir. Örneğin hastanın görme alanında bazı kör noktalar ortaya çıkar, konuşmasında bazı bozukluklar oluşabilir, birtakım duyu kusurları gelişebilir. Bu Ön belirtilerin azalmasından birkaç dakika sonra da baş ağrısı belirtisi ortaya çıkar. Baş ağrısıyla birlikte ya da ondan birkaç dakika sonra bulantı, kusma olabilir. Baş ağrısı, yaklaşık bir saat sonra doruk noktasına ulaşır. Anımsanacağı gibi ağrı, yarım baş ağrısı biçimindedir. Baş ağrısı atağına öncülük eden belirtilerden görme ve duyu kusurları, çoğunlukla başın ağrıyan yansının karşı tarafında ortaya çıkmaktadır. Hastaların yakın akrabalarında da migrene rastlanabilir. Migren hastalarının çocukluk dönemlerinde araba tutması ve bulantı kusma gibi yakınmaların olduğu görülür. Kadınlarda hamileliğin ilk birkaç ayında klasik migren tipi baş ağrıları ortaya çıkabilir.
BASİT MİGREN: Basit migrende baş ağrısına öncülük eden belirtiler açlık hissi, esneme, depresyon, öfori, vücutta su toplanması, mide ve bağırsak bozuklukları biçimindedir. Bu ön belirtiler, baş ağrısı atağından saatler ya da günler önce ortaya çıkabilir. Baş ağrısı, uyanıkken ve genellikle psikolojik ya da bedensel bir uyarılmayı izleyerek ortaya çıkar. Doruk noktaya erişmesi, klasik tipte olduğu gibi bir saat değil, daha uzun bir süreyi gerektirir. Ağrının seyri daha yavaş ve uzun sürer.
Baş ağrısı tam olarak yerleştikten sonra hastada bulantı, kusma, üşüme, ishal, yorgunluk, poliüri (çok idrar etme) gibi belirtilerden bazıları gelişebilir. Baş ağrısı, hasta uyuyuncaya kadar sürer. Ağrı günlerce sürebilir. Ağrının yerleşmiş olduğu baş yarısında burun tıkanıklığı ve/veya burun kanaması, göz yaşarması ve/veya konjunktiva kanlanması gelişebilir. Hamilelik ya da ağır bir hastalık sırasında ağrı atakları kaybolur. Hastada tansiyon yüksekliği (hipertansiyon) yerleştiğinde, migren atakları daha da sıklaşmaktadır. Okul dönemlerinde, sorumluluğun artığı dönemlerde, evlenme dönemlerinde, ağrı ataklarının sıklaştığı ya da ortaya çıktığı görülebilir.
MİGREN TEDAVİSİ: Migren tedavisi, belirtilere yöneliktir. Ergo alkaloidleri ve kafein karışımı olan ilaçlar bu amaca çok iyi hizmet etmektedirler. Ağrı nöbetinin geleceği hissedildiğinde, bu ilaçların kan içine enjeksiyonu ya da ağız yoluyla uygulaması ile ağrının ortaya çıkışı önlenebilmektedir. Ergo alkaloidleri yalnız ağrının ortaya çıkışını önleyici etkiye sahiptirler. Ağrı kesici etkileri yoktur. Yani oluşmuş bir baş ağrısının edindirilmesi için kullanıldıklarında, olumlu sonuç yaratmazlar. Bazı hastalarda ağrı kesici ilaçlar etkili olmaktadır. Uzun süreli tedavilerde kullanılan en etkili ilaçların karışımını içeren ilacın “Metiserjid” olduğu öne sürülmektedir. Ancak Metiserjid uzun süre kullanıldığında, karın boşluğunda, “Periton” arkasında nedbeleşmeye yol açabilmektedir. Uzun süre ilaç tedavisi gören kimselerde ağrı nöbetlerinin seyrekleştiği, kısalıp hafifleştiği bildirümiştir. İlaç tedavisine ek olarak, eğer varsa hastanın psikolojik sorunlarının çüzümlenmesi gerekmektedir
Öksürük ve Çeşitleri

ÖKSÜRÜK
Öksürük solunum yolu hastalıklarında en sık görülen belirtilerden biridir. Solunum yollarına giren yabancı cisimleri ya da içeride oluşan bronş salgısı, balgam, kan gibi patolojik maddeleri dışarı atmaya yönelik bir refleks biçiminde ortaya çıkar. Şiddetli bir soluk vermeyle birlikte gırtlağın kapanmasını sağlayan ses tellerinin kasılmasından oluşur. Göğüs kaslarının bu sıradaki ani kasılmasına karın kasları da eşlik eder. Soluk borusunun içindeki basıncın yükselmesi gırtlağı açılmaya zorlar ve zorlanan gırtlaktaki ses tellerinin titreşimi tipik öksürük sesinin çıkmasına yol açar.Öksürük solunum yollarının herhangi bir bölümünün uyarılmasıyla gelişen bir refleks değildir. Örneğin, akciğer hava keseciklerinin (alveol) duvarı uyarıldığında insan öksürmez. Öksürük öncelikle gırtlak, soluk borusu ve bronşların bir bölümünden kaynaklanır.
Zatürree gibi bir akciğer hastalığında balgam bronşlara ulaşmadıkça öksürük görülmez. Akciğer zarı (plevra) hastalıklarında, örneğin plöre-zideyse inatçı bir öksürük vardır. Solunum yollarında gerçek bir hastalık olmadan da histeri ve ruhsal gerginliğe bağlı, sinirsel öksürük görülebilir.Başlıca iki tip öksürük vardır:
• Kuru öksürük: Öksürük sesi yalnızca ses tellerinin titreşimiyle oluşur. Hasta balgam çıkarmaz. Bu tip öksürük genellikle şu durumlarda görülür:
1) Balgam oluşturmayan -gırtlak, soluk borusu ve bronş İltihaplarında;
2) plörezi gibi akciğer zan hastalıklarında.
Veremin başlangıç döneminde görülen “kesik öksürük” de bir tür kuru öksürüktür.
• Balgamlı öksürük: Ses tellerinin gerilmesiyle ortaya çıkan sese balgam parçacıklarının solunum yolları boyunca hareketiyle oluşan sesler de eklenir. Değişik miktarlarda da olsa balgam her zaman vardır, ama hastanın küçük çocuk, yaşlı vb olması gibi durumlarda öksürükle dışarı çıkarılamaz, yutularak mideye gider.Bir önceki bölümde açıklandığı gibi öksürüğün “kuru” ve “balgamlı” olmak üzere başlıca iki tipi vardır. Ama öksürük bunlardan başka bazı özel biçimlerde de ortaya çıkabilir. . • Nöbet halinde öksürük: Derin ve gürültülü bir soluk almayla kesilen, arka arkaya şiddetli öksürüklerden oîuşur. Tipik olarak boğmacada görülür, ama bronş mukozasının zedelendiği durumlarda ya da solunum yollarına yabancı cisimler kaçtığında da ortaya çıkabilir.• Havlar gibi öksürük: Kuru, bazen hınitdıdır. Hastanın sesi kısıktır. Larenjit, difteri vb hastalıklara bağlı.ses telleri iltihabında, özellikle de küçük çocuklarda akut gırtlak-soluk borusu-bronş iltihabında görülür.• fki tonlu öksürük: Farklı tonlarda iki sesin birleşmesiyle ortaya çıkar. Seslerin biri gırtlakta ses telleri düzeyinde, öbürü daha aşağıda, soluk borusu ve bronşlarda oluşur.
• Kuru, kısık öksürük: Yüksek sesli bir öksürük değildir, ama çok rahatsızlık verir. Gırtlakta tümör ya da verem gibi ses tellerinin ağır lezyonlarmda görülür.Bir önceki bölümde açıklandığı gibi öksürüğün “kuru” ve “balgamlı” olmak üzere başlıca iki tipi vardır. Ama öksürük bunlardan başka bazı özel biçimlerde de ortaya çıkabilir. . Nöbet halinde öksürük: Derin ve gürültülü bir soluk almayla kesilen, arka arkaya şiddetli öksürüklerden oluşur. Tipik olarak boğmacada görülür, ama bronş mukozasının zedelendiği durumlarda ya da solunum yollarına yabancı cisimler kaçtığında da ortaya çıkabilir.• Havlar gibi öksürük: Kuru, bazen hınitdıdır. Hastanın sesi kısıktır. Larenjit, difteri vb hastalıklara bağlı.ses telleri iltihabında, özellikle de küçük çocuklarda akut gırtlak-soluk borusu-bronş iltihabında görülür.• fki tonlu öksürük: Farklı tonlarda iki sesin birleşmesiyle ortaya çıkar. Seslerin biri gırtlakta ses telleri düzeyinde, öbürü daha aşağıda, soluk borusu ve bronşlarda oluşur.• Kuru, kısık öksürük: Yüksek sesli bir öksürük değildir, ama çok rahatsızlık verir. Gırtlakta tümör ya da verem gibi ses tellerinin ağır lezyonlarmda görülür
Hiper tansiyon – tansiyon yükselmesi
Yüksek tansiyon (hipertansiyon) terimi atardamarlardaki büyük kan basıncının 150 mmHg (mm cıva basıncı), küçük kan basıncının ise 90 mmHg’ye eşit ya da daha yüksek olduğu durumlarda kullanılır. Tansiyonu uzun sürelerle bu değerlerin üstüne çıkan bireylerde beyin, böbrek, kalp ve damar hastalıklarının daha çok görüldüğü ve genellikle tansiyonu normal olanlara oranla yaşam süresinin daha kısa olduğu kanıtlanmıştır.
Büyük kan basıncı (büyük tansiyon) kaç olursa olsun, küçük kan basıncı (küçük tansiyon) 90 mmHg ya da daha yüksekse sistemik yüksek tansiyon söz konusudur ve tedavi edilmesi gerekir. Son istatistiklere göre normalin üst sınırına yakın küçük kan basıncının (85-89 mmHg) bile bir risk etkeni olduğu anlaşılmaktadır.
Küçük (diyastolik) tansiyonun yüksek olmadığı, yani 90 mmHg’nin altında kaldığı, yalnız büyük (sistolik) tansiyonun yükseldiği durumlarda sistolik yüksek tansiyon söz konsudur. 70 yaşın altındaki kişilerde küçük tansiyon 90 mmHg’nin altında kalırken büyük tansiyon 160 mmHg ve daha yüksekse tedavi edilmesi gerekir. 70 yaşın üzerinde tedaviyi başlatacak büyük tansiyon değeri 170 mmHg ve daha üstüdür.
Hipertiroidizm, aort kapak yetmezliği ve atar-toplar damar bağlantılarında büyük tansiyon yüksek olmasına karşın ilaç tedavisi gerekmez. Bu durumlarda asıl hastalık tedavi edilmelidir.Yüksek tansiyon günümüzde hâlâ beyin damarlarındaki tıkanıklık ve kanamalar açısından başlıca risk faktörüdür. Ayrıca, kolesterol ve sigara alışkanlığının yanı sıra miyokart enfarktüsünün başlıca nedenleri arasında yer alır; kalp ve dolaşım yetmezliği olan kişilerin yüzde 75′inde bu hastalıklara neden olduğu bildirilmiştir. Ayrıca tansiyon yükselmesinin damar duvarında kalınlaşma gibi belirgin değişikliklere yol açarak tıkayıcı damar hastalıkları, anevrizmalar ve böbrek yetmezliği gibi bir dizi doku bozukluklarına neden olduğu kanıtlanmıştır.Son 35 yıl içinde yüksek tansiyonun ilaçla tedavisinde dev adımlar atılmış olmasına karşın, yukarıda belirtilen olgular güncelliklerini korumaktadır. Günümüzde fazla yan etkisi olmayan, buna karşılık son derece etkili ilaçlar vardır. Son yıllarda bu tedaviler sonucunda kan basıncının düşürülmesiyle kalp ve damar hastalıklarına yakalanma ve bu hastalıklardan ölme oranının belirgin ölçüde azaldığı kanıtlanmıştr.
Bu tedavilerin yüksek tansiyonlu hastaların tedaviden sonraki yaşanılan üzerindeki etkileri incelenmiş ve özellikle felç, kalp ve dolaşım yetmezliği ile böbrek yetmezliğinin ortaya çıkma sıklığının azaldığı, buna karşılık, söz konusu ilaçların yüksek tansiyonlu hastada miyokart enfarktüsü ya da anjina pektoris gibi kalp kasının yeterince kanlanamama-sına bağh hastalıkların önüne geçilmesinde daha az yararlı oldukları belirlenmiştir.Bu ilerlemelere karşın, en son istatistiklerin de doğruladığı gibi, yüksek tansiyon hâlâ ölüme neden olabilmektedir. Bunun nedeni bazen hastanın ihmalkârlığı nedeniyle hekim kontrolünden geçmemesi ve hastalığa tanı kona-mamasıdır. Bazen de tanı konduktan sonra hekimin önerdiği ilaçların gereğince kullanılmaması ya da uygun oJ-mayan ilaçların seçilmesi ve daha sıklıkla muayene edilen kişinin kalp ve damarlarının yapısı nedeniyle tedavi yetersiz kalır.Kuramsal olarak, daha iyi sonuçlar elde etmek mümkün olduğundan, kalp ve damarlarla ilgili komplikasyonların önlenmesindeki bu başarısızlıklar, sürekli bir tedavi uygulamanın gerektiğini vurgular. Yüksek tansiyon tehlikesi olan hastanın doğru saptanması, öte yandan hastaya verilmesi gereken ilaçların seçiminde etkili bir düzenleme yapılması gerekir.
NEDENLERİ
Oluşum mekanizması bakımından iki tür yüksek tansiyon vardır: Birincil ya da esansiyel ve ikincil. Birincil yüksek tansiyonun nedenleri tam olarak bilinmemekle birlikte, hastalığın oluşumunda kalıtım, ruhsal açıdan çabuk etkilenen heyecanlı kişilik, şişmanlık gibi bazı etkenler saptanmıştır, tkincil yüksek tansiyon aşağıdaki hastalıklardan sonra ortaya çıkabilir: Böbrek dokusu ve böbrek atardamarlarında yerleşen hastalıklar (akut ve kronik böbrek iltihabı, poli-kistik böbrek), böbreküstü bezinin kabuk bölümündeki hastalık nedeniyle kortizon ya da aldesteron hormonlarının fazla salgılanması sonucu görülen Cushing hastalığı ve Crohn hastalığı, böbreküstü bezinin iç kısmının (medul-la) tümörü (feokromositom), aortun kalpten çıktığı bölgedeki darlığı, kafa içi basıncının artması.Yüksek tansiyonla basınç reaksiyonu arasındaki ayrımın da yapılması gerekir. Yüksek tansiyon terimi kan basıncının sürekli olarak bazı sınırların üzerinde kaldığım belirtirken, basınç reaksiyonu tansiyonun heyecanlanma ya da kan içine ilaç şırınga edilmesi gibi bir uyaran nedeniyle geçici olarak yükselmesidir. Yükselmeye yol açan uyaranın etkisi kaybolunca tansiyon normale döner.
GÖRÜLME SIKLIĞI
Yüksek tansiyonluların tümü tanı konacak biçimde tıbbi kontrolden geçmemiş olduğundan ve yüksek tansiyon değerlendirme ölçütleri her yerde aynı olmadığından yüksek tansiyonun dağılımını kesin olarak saptamak olanaksızdır. Hekime başvuran erişkinlerin yaklaşık yüzde 25′inde yüksek tansiyon vardır ve bunların yüzde 9O’ı esansiyel (birincil) tiptedir.
TANI
Tanı konması için kan basıncı 20 dakika dinlenmenin ardından ölçülmelidir; birbirinden farklı zamanlarda yapılan üç ayrı ölçümde de kan basıncı yüksek çıkıyorsa yüksek tansiyon tanısı konabilir.
Kan basıncı ölçümlerinde pek çok kısıtlama ve hata olasılığı vardır.
Bunların başında hastanın muayeneye ve hekime olan tepkisi gelir. Burada tansiyon heyecan nedeniyle tepkisel olarak yükseldiği halde, kişiye yanlışlıkla yüksek tansiyon tanısı konur.
Son yıllarda bu yanlışlıklardan kaçınmak için günlük etkinlikleri engellemeden kan basıncının otamatik olarak kaydedilmesini sağlayan birçok teknik geliştirilmiş ve uygulanmaya başlamıştır. Böylece elde edilen 24 saatlik tansiyon değerleri, yüksek tansiyonun organlarda yol açtığı zararları tansiyon aleti ile elde edilen değerlerin ortaya koyamadığı kadar belirgin olarak sergiler. Bununla birlikte, kan basıncının dinamik olarak monitörle izlenmesinin tanı açısından üstün olduğuna ilişkin bir kanıt elde edilememiştir. Bu nedenle bu yöntem yalnız bazı seçilmiş yüksek tansiyon olgulanyla sınırlı kalacak biçimde uygulanmaktadır; bunlar kan basmcı sık sık değişen hastalar, yüksek tansiyon ile organlardaki örselenme arasında bağlantının tam kurulamadığı olgular, sık sık tansiyonu yükselenler ile tedavi sonuçlarının değerlendirilmesi istenen olgulardır.
Olguların büyük bir bölümünde dikkatli bir ölçümle yüksek tansiyon tehlikesi olup olmadığı belirlenebilir; gerekirse hasta kan basıncını evde kendi kendine de ölçebilir.
İkincil yüksek tansiyonun nedenlerini saptayabilmek için genel bir muayene yapılması önemlidir. Özellikle kol ve bacak atardamar nabızlarının kolayca alınıp alınamaması, atardamarlardaki nabız vuruş şiddetinin birbirinden farklı olup olmaması, böbrek atardamarlarının karından stetoskopla iyice dinlenmesi gereklidir. Ayrıca idrar tahlili yapılır ve kanda üre, ürik asit, kreatinin, sodyum ve potasyum gibi elektrolitlerin düzeyi belirlenir.
TEDAVİ
Belirti ve yakınmaların az ya da çok olmasına bakılmaksızın tüm yüksek tansiyonluları tedavi etmek gerekip gerekmediği tartışması şu çözüme bağlanmıştır: Küçük kan basıncı 90 mmHg’nin (mm cıva basmcı) üstünde olan tüm hastaların tansiyonu 85 mmHg düzeyinde tutulacak biçimde tedavi uygulanmalıdır.
ikincil yüksek tansiyonda tedavi öncelikle temelde yatan hastalığın tedavisine yöneliktir; birincil yüksek tansiyonda basıncın kontrol altına alınmasıyla ve basıncm normale inmesiyle sorun çözülemezse komplikasyonlann tedavi edilmesi gerekir. Birincil yüksek tansiyonun tedavisinde genel önlemlerin yanı sıra ilaç tedavisi uygulanır. Genel önlemler kısaca şunlardır: • Beslenme – Bazı istatistikler sanayileşmiş toplumlarda nüfusun yansından çoğunun fazla kilolu olduğunu göstermektedir. Bu durum genellikle yüksek tansiyon, şeker hastalığı ve damar sert-liğiyle birlikte görülür; öte yandan tek başına da kalp ve dolaşım sistemi hastalıkları için bir risk faktörüdür. Bu nedenle yüksek tansiyonlu, şişman hastanın normal kilosuna getirilmesi büyük önem taşır. Hafif ya da orta derecede yüksek tansiyonlu hasta, çoğu zaman yalnızca kilo vererek kan basıncını normal değerlere düşürebilir. Verilen her kilo için diyastolik (küçük) kan basıncının 2-3 mmHg azaldığı saptanmıştır.Özellikle hayvansal kökenli doymuş yağlar (tereyağ, içyağı) az kullanılmalıdır. Bu maddeler aşırı miktarda alınırsa kandaki kolesterol düzeyi artar; buna bağlı olarak yüksek tansiyon ve öteki kalp ve dolaşım sistemi hastalıklan açısından risk yükselir. Sebzeyle beslenen topluluklarda çok az kişide yüksek tansiyon görüldüğü gözlenmiştir.Besinlerle aşın tuz alımı da engellenmelidir. Tuz kendi başına güçlü bir damar büzücüdür ve tansiyonu düzenleyen bazı sistemleri etkiler. Ama yapılan son araştırmalar tuz kısıtlamasının bütün birincil yüksek tansiyon durumlarında etkili olmadığını göstermektedir. Sonuç olarak tuz kısıtlamasına yanıt veren ve vermeyen birincil yüksek tansiyon çeşitlerinden söz edilebilir. Son zamanlarda dikkatlerin odaklaştığı bir başka nokta ise potasyumdur. Potasyumca biraz zengin bir diyetin henüz tam olarak aydınlatılamamış mekanizmalarla tansiyonu düşürdüğü gözlenmiştir. Kahve de kan basıncında birkaç saat süren 5-20 mmHg’lik yükselmelere yol açtığından kısıtlı miktarda alınmalıdır. Aşın alkol alımı da zararlı olabilir, aşın alkol alındığında sempatik sinir sisteminin uyanlmasına bağlı olarak uzun süreli yüksek tansiyon görülür.Sonuçta, yüksek tansiyonlu hasta peynir ve öbür süt ürünleri de içinde olmak üzere çok az hayvansal yağ ve tuz tüketmeli, bol meyve ve sebze yemelidir. Gerekenden çok kalori almamalıdır.
• Hareketsiz yaşamla savaş -
Yüksek tansiyonlu kişiye önerilen yüzme, yürüyüş, jogging, bisiklet ve kayak gibi sporlar izotonik tiptedir. İzometrik egzersizler (ağırlık kaldırma) önerilmez. Tansiyonu sürekli yüksek olan kişi, önerilen egzersizleri uygularsa, sistolik ve diyastolik kan basıncıyla, kalp atım hızının düştüğünü görecektir.Gevşeme teknikleri – Sanayileşmiş toplumlarda çok yüksek düzeyde olan ruhsal gerilim tansiyonun yükselmesine neden olabilir. Bu nedenle son yıllarda tansiyonun düşmesinde yararlı olduğu saptanan gevşeme tekniklerinin kullanımı gündeme gelmiştir.
• Sigara dumanından uzak durma -Tek bir sigaranın dumanının tansiyonda 15-20 dakika süreyle ani ve birkaç mmHg’lik yükselmeye yol açtığı kanıtlanmıştır. Aşırı sigara içen kişinin sürekli yüksek tansiyon tehlikesiyle ne ölçüde karşı karşıya kaldığı kolayca anlaşılabilir.Birincil yüksek tansiyonun tedavisinde yalnızca deneyimler sonucunda seçilen bazı ilaçlar kullanılır. Sabit bir tedavi tablosu yeğlenmemekle birlikte, kan basıncını düzenleyen mekanizmalar hakkında kazanılan bilgilerin yardımıyla değişmeyen bir tedavi planının uygulanmaya sokulabileceği düşünülmektedir.
Kan basıncını düzenleyen pek çok mekanizma olmasına karşın, en önemli ve uzun süreli etkiyi sağlayan, damarla-nn büzüşmesini ve dolaşımdaki kanın hacmini düzenleyen sistemdir. Kan basıncı kalbin damarlara pompaladığı kan miktan ile-arteriyollerin (küçük atardamarlar) duvarlarındaki direncin bir ürünüdür. Bu düzenleme sisteminde, böbrekte ve böbreküstü bezinin kabuk bölümünde odaklasan iki merkez vardır. Bunlann arasındaki dengenin bozulması iki farklı mekanizmayla yüksek tansiyona yol açar ve uygulanması gerekli tedavi her iki durumda farklıdır. Bunların aynı anda etkili olması ise daha karmaşık bir yüksek tansiyon biçimine neden olur. Yüksek tansiyon, vücutta aşın su ve sodyum tutulmasına bağlı anormal bir sıvı birikiminden kaynaklanıyorsa; tedavide idrar söktürücü ilaçlar kullanılır; yüksek tansiyon damar büzüşmesine bağlıysa, bunu önlemeye, çözmeye yönelik ilaçlar öncelik kazanır. Ara biçimlerde ise her iki tür ilaç birden kullanılır.
Tansiyonun düşürülmesi gereken bazı özel durumlan da ele alalım
• Yüksek tansiyon ve yaşlılar – Bir zamanlar yaşlılarda doğal bir olgu olarak kabul edilmiş olsa da, yüksek tansiyon damarlardaki yaşlılığa özgü değişiklikleri hızlandırır. Yaşlılarda sürekli ve sabit yüksek tansiyonun etkilerinin en çok görüldüğü organlar beyin, göz, kalp ve böbrektir. Damar sistemindeki değişikliklere bağlı olarak bu organlarda işlev bozukluğu görülür. Vücutta güç harcadıktan sonra ortaya çıkan değişiklikleri değerlendirirken, tansiyonun aynı koşullarda sağlıklı kişilerde de yükseldiği unutulmamalıdır. Yaşlı hastaların tedavisinde amaç, sistolik kan basıncının 170 mmHg’nin, diyastolik kan basıncının ise 90 mmHg’nin altına düşürülmesidir. Yaşlılarda tedavi, başka hastalıkların da varlığı nedeniyle gençlere göre daha zordur.
Ani tansiyon düşüşleri beyin dolaşımında zaten var olan yetmezliği kötü-leştirdiğinden, bu durumun önlenmesi gerekir. Tedavinin aşamalı ve “yumu-şak” bir tansiyon düşürücüyle başlanıp sürdürülmesi önerilir.
Yaşlılarda yalnızca sistolik tansiyonun yükselmesi de sık görülür. Sistolik tansiyon yaşla birlikte yükselir.
Bu durum, aortun ve başlıca atardamarların esnekliğinin azalmasına ya da yok olmasına bağlıdır. Yaşlılarda sistolik kan basıncı 170 mmHg’nin üstünde, diyastolik basınç 90 mmHg’nin altında ise başlangıçta olabildiğince düşük dozda idrar söktürücülerle tedaviye başlamak gerekir.
• Yüksek tansiyon ve şeker hastalığı-Yüksek tansiyon şeker hastalarında, şeker hastalığı olmayanlara oranla iki kat sık görülür. Erişkin tip şeker hastalığı olanlarda yüksek tansiyonu açıklamak için birçok varsayım ortaya atılmıştır. Şişmanlık her iki hastalıkta da görülür. Şeker hastalarında tansiyonun kontrol altında tutulması böbrekteki örselenme-yi yavaşlatır ve hastalığın gidişini düzeltir.
• Yüksek tansiyon ve gebelik – Gebelikte yüksek tansiyon tek basma ya da gebelik eklampsisi tablosunda vücutta sıvı birikimiyle birlikte ortaya çıkabilir. Bu durumun özellikle dölüt için olumsuz sonuçlan olacağından, tansiyonun dikkatle kontrol altında tutulması gerekir.
• Yüksek tansiyon ve çocukluk – Çocuklukta yüksek tansiyon oldukça ender görülür. Tansiyonun normal değerlerin dışında olması iç salgı hastalıklarını, böbrek hastalıklarını ve aort damarı darlığını düşündürmelidir; ruhsal nedenler ya da yanlış ölçüm gibi teknik nedenler de rol oynayabilir. Genellikle sorun kilo vermeyle düzelirse de, çocuklarda ve gençlerde görülen yüksek tansiyon olgularının çok büyük bir bölümünde sorunun başka bir hastalıktan kaynaklandığı ve bu nedenle tanıya yönelik bir araştırma ve özgül bir tedavi gerektiği unutulmamalıdır. • Yüksek tansiyon ve böbrek yetmezliği – Böbrek hastalığının ağırlaşmasını önlemek için tansiyonun denetim altında tutulması gereklidir. Hekim tansiyonu düşürecek ilaçları seçerken ve dozlarım ayarlarken dikkatli olmalı ve böbrek işlevleri üzerinde olumsuz etkisi olacak maddeleri kullanmaktan kaçınmalıdır.
TEDAVİNİN, SURESİ
Tansiyonun düşürülmesi gereken en düşük nokta tartışılmaktadır. Son çalışmalar tansiyonun 85 mmHg’den daha aşağı düşürüldüğünde miyokart enfarktüsü nedeniyle ölüm tehlikesinin arttığını belirtmektedir. Bu olay 55 yaşın üstünde ve sigara içen erkeklerde daha belirgin görünse de, tansiyonu düşüren tedavinin tipiyle bağlantılı değildir. Bu varsayım üzerinde farklı görüşler ileri sürülmektedir; hatta, bazılarına göre bunun bilimsel bir temeli yoktur, ulaşılması gereken tansiyon düzeyi, yan etkilerin ya da hastalığa bağlı olan belirtilerin ortaya çıkmadığı en düşük düzeydır.
Hekimin karar vermek zorunda kaldığı bir sorun da tedavinin süresidir. Genel olarak tedavi yaşamboyu sürmelidir. Genellikle ilacm kesilmesinin ardından hemen tüm hastalarda tedaviden önceki tansiyon değerlerine dönüş izlenir. Bununla birlikte, tansiyonun denetim altında tutulduğu uzun bir dönemden sonra, temkini elden bırakmadan, kullanılan ilaçların dozu ya da sayısı azaltılabilir.
SONUÇLAR
Tansiyonu düşürmeye yönelik tedavinin başarısız olması, ilaçların uygun olmayışından çok, hastanın tedaviye yeterince uymaması ya da gerçekçi tedavi hedefinin saptanıp kararlılıkla bu hedefe ulaşılmaya çaJışılmamasından kaynaklanır.
Günümüzde kullanılan tansiyon ilaçlarının farklı etkileri ve etki mekanizmaları vardır. Böylece hastaların hemen tümünde tansiyonun normale düşürülmesi mümkün olur. Yüksek tansiyonun nedenlerine ilişkin bilgiler hangi ilacın ya da hangi ilaçların bir arada kullanılmasının daha etkili olabileceğini saptamak için yeterli değildir. Bunun sonucunda yüksek tansiyonun tedavisi deneyime dayanır ve etkili bir tedavi programı karmaşık olabilir.İlaçların birlikte kullanımı, farklı dozajları olması, tedavinin uzun sürmesi ve büyük bir olasılıkla pahalı olması nedeniyle çoğu zaman etkili bir tansiyon tedavisini uzun zaman sürdürmek güç olabilir.
Erken tam ve tedaviye zaman geçirmeden başlamak çok Önemlidir; orta derecede yüksek tansiyonu olan, kalp ve dolaşım sistemi komplikasyonları olmayan hastalar basit tedavi programlarıyla çok daha kolay denetim altına alınır.Son olarak, hastaya uzun süren tedavinin ne kadar önemli olduğu anlatılmalıdır; hastanın bilgilendirilmesi, özellikle belirtilerin görülmediği kronik hastalarda çok Önemlidir. Bu hastalar kendilerini iyi hissetseler de yüksek risk taşıdıklarını ve ilaçlarını sürekli ve düzenli alırlarsa riskin çok azalacağını bilmelidirler.Öte yandan hastalıkları ya da tedavileriyle ilgili olarak nevrotik davranmamaları gerekir. Ayrıca hastanın evde tek başına tansiyonunu Ölçmeyi öğrenmesi de gerekir; böylece tansiyon tedavisini sürdürmesi kolaylaşır.Birincil ya da esansiyel yüksek tansiyon
Nedenin belirlenemediği durumlarda yüksek tansiyon böyle adlandırılır. Yüksek tansiyonlu hastaların çoğunluğunda (yüzde 85-90) görülür. Belirgin ailevi özelliği vardır; çevresel, sinirsel, hormonal ve damarlarla ilgili etkenlerin de farklı ölçüde etkisi olabilirse de, bunlardan hiçbirinin kesin sorumlu olduğu kanıtlanmamıştır. Öteki etkenler arasında aşırı tuz alımı, duygusal gerginlik ve şişmanlık yer alır. Bu etkenlerin kalıtsal yatkınlığı olan kişilerde yüksek tansiyonun ortaya çıkmasına neden olduğu ya da önceden var olan yüksek tansiyonu ağırlaştırdığı sanılmaktadır.
İkincil yüksek tansiyon
Başka bir hastalık tansiyonun yükselmesine neden olur. Yüksek tansiyona neden olan hastalıklar şunlardır:
• Böbrekteki iltihaplar (glomerülonefrit, piyelonefrit). Renovasküler yüksek tansiyon böbrek atardamarının daralmasına ve buna bağlı olarak böbreğe giden kan akımının azalmasına bağlıdır. Bunun sonucunda böbrekte renin hormonunun yapımı ve salgılanması artar, bu da anjiyotensini etkinleştirerek yüksek tansiyona yol açar.• îç salgı hastalıkları. Bazı tiroit bezi hastalıkları orta derece yüksek tansiyona yol açar. Özellikle bazı böbreküstü bezi hastalıklarında da (feokromositom, Cus-hİng hastalığı, hiperaldosteronizm) yüksek tansiyon görülür.• Sinir sistemi hastalıkları. Bazı beyin tümörleri yüksek tansiyona yol açabilirler.
• Arteriyoskleroz (damar sertliği). Yüksek tansiyon sonucunda oluşabilmesinin yanı sıra, yüksek tansiyonun nedeni de olabilir. Özellikle böbrek atardamarının daralması renovasküler yüksek tansiyona, büyük atardamarlardaki sertleşme de sistolik yüksek tansiyona yol açar. Bazı ilaçların (kortikosteroitler, doğum kontrol hapları) ya da besinlerin (meyankökü) alınması da yüksek tansiyona yol açar.
Kan basıncını belirleyen başlıca etkenle:
Kan basıncı birbiriyle ilişkili birçok etkenin dengesinden kaynaklanır. Kan basıncını kalp, damarlar ve kan kütlesi belirler. Basıncı düzenleyen etkenler bunların üzerinde etki gösterir.Geniş anlamda basmç, belirli bir zaman biriminde kalbin sol karıncığından pompalanan kan hacminden ve çevrel damarların kan akımına karşı direncinden kaynaklanır. Kalbin atımı, kalp kasının kasılma gücü ve kalp atim hızına bağlıdır.Damarın direnci çapıyla ters orantılıdır. Bu nedenle basınç büyük Ölçüde çevrel arteriyollerin (küçük atardamarlar) büzüşmesinden kaynaklanır. Basıncı düzenleyen etkenler en başta çevrel arteriyoller üzerinde etkili olurlar.Çevrel direncin artmasında kanın akışkanlığının az da olsa önemi vardır. Kanın akışkanlığı azalınca (sıklıkla alyuvar sayısının artışı nedeniyle) damar çaplan aym kalsa da direnç artar.
Kanın akışkanlığı suyunkinden 2,5kat azdır. Kan hacmi kan basıncını belirleyen başka bir etkendir.. Plazma hacmindeki artma ya da azalma, uygun bir biçimde dengelenmezse kan basıncında değişikliklere yol açar.
Tansiyon yükselmesi durumunda yapılacak ilkyardım
Yüksek tansiyonun tanımı, sistolik basıncın 160 mm civa (veya üzerinde olması) ve diyastolik basıncın 95 mm civa”dan yüksek olmasıdır. Bu düzeyler arasındaki basınçlar ile normal değerler arasındaki değerler (140 mm civa”nın üzerinde olan bir sistolik basınç ve 90 mm civa”nın üzerinde olan bir diyastolik basınç) “sınırda yüksek tansiyon” olarak kabul edilir.
Başta dolgunluk hissi, başın arka tarafından ağrı, kulak çınlaması, görme bulanıklığı, bulantı gibi belirtiler bulunabilir veya hiçbir belirti de olmayabilir.
Yüksek tansiyonunuz varsa günlük kan basıncı ölçümü hayatınızın bir parçasıdır. Kan basıncının ölçümünde kullanılan mekanik, civalı ve elektronik tipte aletler vardır. Kullanımları pratik olmakla birlikte bu aletleri kullanırken bazı noktalar dikkate etmek gerekir. Mesaneniz doluysa ya da kısa bir süre önce kahve veya sigara içmişseniz kan basıncınız yüksek çıkabilir. Kan basıncı ölçümünden önce 5 dakika sakin bir şekilde oturmak gerekir. Ölçüm sırasında kolunuz bir masa veya sandalyenin kolu üzerinde ve kalp hizasında olmalıdır.
Sağ kolunu kullananlarda tansiyon sol koldan, sol kolunu kullananlarda ise sağ koldan ölçülmelidir. Aletin manşonu (şişen bölümü) üstkola takılır, manşonun alt kenarı dirsekten 2.5 cm kadar yukarıda olmalı ve kola iyi oturmalıdır. Aletle birlikte kullanılan ve nabız seslerini dinlemeye yarayan stetoskopun tamburu, kolun içyüzünde bükülmüş dirseğin üzerinde manşonun hemen altına yerleştirildikten sonra aletin manşonu şişirilir ve göstergeye bakılarak ibre hızlı olarak, beklenen sistolik basınç değerine 30 mmHg yukarısan kadar yükseltilir. Balonun ucundaki vida açılarak basınç saniyedi 2-3 mmHg düşecek şekilde yavaş yavaş söndürülür. Basınç düşerken nabız sesleri dinlenir ve seslerin ilk duyulduğu nokta sistolik basıncı, atımların son duyulduğu nokta ise diyastolik basıncı gösterir. Ölçümü doğrulamak için bu işlem bir kez daha tekrarlanır.
Yüksek tansiyonu olan bir kişiye için ilk tavsiye, yaşam tarzını değiştirmesi olacaktır. Tedavinin ilk adımı fazla kiloların verilmesi, yemekle alınan tuz miktarının kısıtlanması, varsa alkol ve kahve tüketiminin kısıtlanması ve fiziksel egzersizin arttırılmasıdır. Bu önlemlerle tansiyon 3-6 ay içinde normale inmemişse ilaç tedavisi gerekebilir.
Tuz, yüksek tansiyonda önemli bir faktördür çünkü fazla tuz, dolaşımdaki sıvı miktarını, dolayısıyla kalbin yükünü arttırır. Günlük ihtiyacın karşılanması için yarım çay kaşığı tuz yeterlidir. Oysa ortalama olarak yemeklere günde 3-4 çay kaşığı tuz alınmaktadır. Bu bakımdan tuzlu besinlerden kaçınmanın yanı sıra yemeklere sofrada tuz konulmamalı, tuzsuz ekmek yenilmelidir. Hazır gıdaların peynirlerin, pastırma, sucuk salam gibi besinlerin, ketçap ve benzeri sosların içinde bol miktarda tuz olduğu hatırlanmalıdır. Tansiyon normal olsa bile tuz kısıtlaması, yüksek tansiyondan koruyacaktır. Tuz kısıtlaması basit ve kolay bir önlemdir. Kilo verilmesi kalbin yükünü hafifletir ve ilaç kullanılmadan tansiyonun düşürülmesini sağlayabilir. Bedensel egzersiz yapılması, yani hareket ve yürüyüş hem kilo verilmesi hem de kalbin çalışmasını düzenleyerek yüksek tansiyonu düşürümeye katkıda buluncaktır. Ancak bir egzersiz programına başlamadan önce doktorunuza danışmanız gerekir.
TANSİYON NEDİR?
DÜŞÜK TANSİYON,YÜKSEK TANSİYON,NORMAL TANSİYON VE GEÇİCİ TANSİYON YÜKSELMESİ NEDİR?
TANSiYON, damarlardaki kanın basıncı ile damarların bu basınca karşı direnmesinin gerilim derecesine tansiyon denilir. Tansiyon, genellikle atardamarların, az oranda da toplar damarların gerilim derecesi olarak kullanılır. Ayrıca sinir gerginliklerine, karın içi sıvı fazlalığından ileri gelen gerilimlere, kafa içi basınçlarına da tıp dilinde tansiyon denilir.
Tansiyon, düşük, normal ya da yüksek olabilir. Düşük tansiyona hipotansiyon yüksek tansiyona da hipertansiyon denir.
TANSİYON NEDEN YÜKSELİR ?
TANSİYON, doğrudan doğruya bir damar hastalığı değildir. Çeşitli organ lann, özellikle kalbin, iç salgı bezlerinin, sinir sisteminin, kan kitlesinin ve böbreklerin etkisi ile tansiyon yükselmelen görülür. Tansiyon yükselmesinin en büyiik sebebi böbreklerdir. Böbreklerin normal görevlerini yapanıamalan yüzünden, böbreklerden geçen kan azahrsa tansiyon
yükselmesi, böbreklerden geçen kanm çoğalması sonucu da tansiyon düşmesi görülür. Böbreklerde tansiyonun yükselmesine ya da alçalmasına sebep olan bazı maddeler ortaya çıkan bozukluk sebebiyle kana geçer ve böylece de hiper tansiyon ya da hipotansiyon durumu meydana gelir.
* * *
NORMAL TANSİYON :Tam sağlıklı bir insanın atardamarlarındaki gerilim derecesine normal tansiyon denir. Normal tansiyon denir. Normal tansiyon, yaşa, vücudun dunımuna, beden ve kafa çalışma derecesine ve günün her saatine göre değişiklik gösterir. Normal tansiyon dinlenme sırasında en düşük derecededir .
DÜŞÜK TANSİYON : Kan damarlarının çapını düzenleyen sinirlerin görevlerini tam olarak yerine getirememesinden düşük tansiyon ortaya çıkar. Düşük tansiyon genellikle sinir bozukluklarında, yorgunluklarda, üzüntülü durumlarda olur. Ciddi kalp hastalıklarında da tansiyonun düşüklüğü önemli bir belirti olmaktadır. Düşük tansiyon böbreküstü muhafazası hastalıklarında da görülür.
Tansiyonu düşük olanlarda enerji azlığı, baş dönmesi, göz kararması, çekingenlik belirtiler olur.
YÜKSEK TANSİYON : Yüksek tansiyon da bir ya da birkaç hastalığın bilirtisi olarak ortaya çıkar.
Özellikle böbrekten kan geçmesini engelleyen, idrarı önleyen hastalıklarda görülür. İlerlemiş böbrek hastalığı, damar sertliği tansiyonu yiikselten sebepler arasındadır.
Yüksek tansiyon, beyin damazlarının tıkanması ve yırtılması gibi çok tehlikeli durumlara yol açar
GEÇİCİ TANSİYON YÜKSELMESi
HEYECAN, irkilme, sinirlenme, ruh sarsıntısı, yorgunluk ve soğuk yüzünden geçici tansiyon yükselmesi görülebilir. Bu halde sebep ortadan kalkınca ve vücut dinlenince tansiyon tekrar normal haline döner.
Kahve, çay ve su gibi içecekler aşırı derecede alındığında tansiyon geçici olarak yükselir. Bu tür içeceklerin sık sık aşırı derecede alınması tansiyonun da sık sık yükselmesine yol açacağından damarın bozulmasına ve damarlar içinde zararlı maddelerin toplanmasına sebep olur.
İftarda Hurmanın Faydaları
Ramazan ayında iftar sofralarının vazgeçilmez yiyeceği olan hurma, lezzetinin yanı sıra pek çok derde deva olmasıyla da cazip bir yiyecek olarak dikkat çekiyor. Şimdi hurmanun faydalarına değinelim. Efendimiz(s.a.v), zaman zaman iftar etmek için yediği tek şey olan hurma; başta kanser olmak üzere, beyine, kalbe, böbreğe, göze ve kulağa kısacası birçok hastalığa faydalı bir meyve.
İçerdiği fosfor sayesinde hurma, beyin fonksiyonlarının çalışmasında fayda sağlar. Fosfor ayrıca, yorgunluğu da giderir.
B1 ve B2 vitaminlerini ihtiva eden hurma, sinirlere iyi geliyor ve dinlendirici etkli sağlıyor.
Göğüs bölgesi için en iyi meyve olarak nitelendirilen hurma, balgama, nefes borusuna ve öksürüğe iyi geliyor.
Tansiyonu düzenleyen, damar sertliğini gideren ve kanı temizleyen bir meyve olarak da yenilebilir.
Hurmanın kolesterolü düşürdüğü de uzmanlar tarafından söylenen bir diğer faydası Arapların yüksek oranda kahve tüketimine rağmen kolesterol seviyelerinin yükselmemesini hurma yemeleri sağlıyor.
Böbreklerin daha iyi çalışmasında etkili olan hurma, böbrek taşının düşürülmesinde de olumlu katkı sağlar.
Çam fıstığı ile tüketilmesi halinde karaciğere de faydalıdır.
Hurmanın çekirdeğinde de vitamin olduğunu söyleyen uzmanlar, çekirdeğin de emilmesini öneriyor.
Kulak ve göz rahatsızlıklarına da birebir olan hurma, ishal ve basura karşı da faydalıdır.
Herşeyin fazlasının zarar olması sebebiyle hurmanın da aşırı derecede tüketilmemesi gerekiyor.
İftardan sonra madensuyu içilmesi
İftardan sonra içeceğiniz 1 şişe maden suyu, gün boyu boş kalan ve dinlenen mideyi rahatlatıyor. İşte faydaları;
İstanbul Üniversitesi Tıp Fakültesi Tıbbi Ekoloji ve Hidroklimatoloji Ana Bilim Dalı Öğretim Üyesi ve Uluslararası Tıbbi Klimatoloji Birliği Başkanı Prof. Dr. Zeki Karagülle, maden suyunun, terlemeyle vücuttan atılan su ve mineral kaybını desteklerken, gün boyu boş kalan ve dinlenen midenin iftar sonrası yorulmasını önleyip rahatlamasına da yardımcı olduğunu bildirdi.
Karagülle, yaptığı yazılı açıklamada, maden suyunun insan sağlığı için yaşamsal önem taşıyan doğal mineraller açısından zengin olduğunu belirterek, minerallerin maden sularından emilerek vücuda alınmalarının diğer besinlere göre çok daha kolay olduğunun altını çizdi.
Maden suyunun, vücudun günlük fizyolojik olaylarda ihtiyaç duyduğu mineralleri doğal olarak içerdiğine işaret eden Karagülle, normal bir yetişkinin günlük su ihtiyacının ortalama 2,5 litre olduğunu ifade etti.
Bu miktarın 1 litresinin maden suyu olarak alınmasını öneren Karagülle, Ramazan’da maden suyu tüketiminin, bu nitelikleri nedeniyle özellikle daha önemli bir hale geldiğini kaydetti.
Karagülle, Ramazan ayının yaz mevsimine gelmesi ve sıcaklarla birleşmesi nedeniyle artacak su gereksinimini karşılamada ve terlemeyle vücuttan atılan su ve mineral kaybına karşı maden suyu içilmesinin sağlıklı olduğunu belirtti.
Sahur ve iftarda maden suyunun içecek olarak iyi bir seçim olacağını, sahurda maden suyunun gün boyu ihtiyaç duyulan su ve mineral miktarını birlikte sağladığını belirten Karagülle, maden suyunun sindirimi kolaylaştırıcı etkisiyle iftar sonrası da içilebileceğini, iftardan sonra sürekli çay veya kahve içmek yerine maden suyu tüketiminin tercih edilmesi gerektiğini ifade etti.
Karagülle, maden suyunun uygun düzeylerde bikarbonat içermesi nedeniyle midede asit fazlalığını baskılayarak, yanma ve ekşimeyle seyreden mide rahatsızlıklarında yararlı etkileri olduğunu vurgulayarak, şunları kaydetti:
”Maden suyu, oruç tutanların sindirim sistemi fonksiyonlarını destekleme ve dengelemesi nedeniyle önemli bir rol oynayabilir. Özellikle oruç tutanlara bol doğal sular yanında mutlaka maden suyu da tüketmelerini öneriyoruz. Maden suyu, terlemeyle vücuttan atılan su ve mineral kaybını desteklerken, gün boyu boş kalan ve dinlenen midenin iftar sonrası yorulmasını önleyip rahatlamasına da yardımcı olur.
İftarı su ile açmanın faydaları ve önemi
Ramazan ayının gereklerinden “oruç” insanların bir süreliğine aç kalmasını gerektiriyor. Midenin bir süre boş kalması ile çalışmayan mideyi yeniden çalışır hale getirirken dikkatli olunmasını gerektiğini vurgulayan uzmanlar şöyle devam etti:
Uzmanlar, Ramazan’da oruç tutanlara “iftarı suyla açın” uyarısında bulunuyor…
Suyun midede dolgunluk hissi yaşatır ve birdenbire midenin yemekle dolmasını engeller. Bu sbepledir ki “Oruç mümkünse su ile açılmalıdır.” önerisini her yerden duyarız.. Aynı zamanda hurma veya zeytin ile oruç açmanın da bir sakıncası yoktur. Tatlı gibi şekerli besinler ile oruç açmak ise iştahı kapayabilir, fazla tüketildiğinde ise gereksiz enerji alımına sebep olur. Bu durum da kilo alımına neden olmuş olursunuz.
Aynı zamanda yemeğe su ile başlamanın bütün gün susuz kalan vücutta dehidrasyonu (susuz kalma) engellemek için de faydalı olacaktır… Şunu da unutmamak gerek ki sadece yemeğin başında değil yemek sırasında da su içmek gerekir. Kola gibi asitli içeceklerle oruç açılmaması önerilir. Bunun sebebi ise bu tür içeceklerin susuzluk hissini gidermesi ve daha sonra su tüketimini engellemesidir. Ayrıca kolalı besinler sıvı ihtiyacını karşılamaz.
İftar Nasıl Yapılmalı ?
Ramazan ayında oruç tutan insanların çeşitli sağlık sorunları ile karşılaşmamaları için aldıkları gıdalara dikkat etmelerini isteyen Elmacıoğlu, ”Ramazan ayında beslenme sıklığı 4 öğün olmalıdır. İftar açılışı, iftar yemeği, gece yatmadan önce bir ara öğün ve sahur yemeği olmalıdır. Ayrıca gerekli olan sıvı ihtiyacı da mutlaka karşılanmalıdır”dedi.
Elmacıoğlu, iftarda oruç açıldıktan yarım saat sonra ana yemek yenilmesi gerektiğini, özellikle enerji verecek, kan şekerini düzenleyecek ve sıvı ihtiyacınızı karşılayabilecek besinlerin seçilmesinin daha doğru olacağını ifade etti.
Dengeli ve sağlıklı beslenmenin vücudun ihtiyacı olduğunu hatırlatan Elmacıoğlu, şu bilgileri verdi:
”Sağlıklı olmak, sağlıklı bir vücuda sahip olmakla başlar. Dolayısı ile vücudunuza iyi bakmak, sadece belirli dönemleri değil her gün her saati kapsamalıdır. Oruç tutan kişilerin mide ve sindirim sistemi farklı çalışmaya başlar, bu nedenle yemek yerken birçok şeye dikkat etmek gerekir. Yaklaşık 12 saat dinlenmeye çekilen mideye aniden yüklenmek, sindirim sorunlarına neden olabilir.
Bu nedenle orucu hafif yiyeceklerle açmak yararlı olacaktır. İftarda boş mideye birden yüklenip hızlı ve çok yemek midede ağırlık, yanma, bulantı, gaz ve kabızlık gibi sorunlara yol açabilir. Ayrıca yemek esnasında su içmek de sindirimi güçleştirir.”
Özellikle kızartmalardan, hamur işlerinden, aşırı şeker ve yağ içeren besinlerden uzak durulmasını isteyen Elmacıoğlu, ”Bu tür besinlerden uzak durmak, gece oluşabilecek hazımsızlıklar ve mide yanmalarına karşı faydalı olacaktır”dedi.
HASSAS CİLT
Hassas cilt bir cildin özelliği veya durumudur tek başına bir cilt tipi değildir hassasiyet ırsa veya sonradan oluşmuş olabilir aynı zamanda gecicide olabilr nedenleri çevre kirliliği rüzgar su eksikliği güneş ışınları kuru havada uzun süre havadan uzun süre kalma yanliş beslenme sigara gerginlik stres uygun olmayan cilt bakım kullanma.